İHTİLAFLI KONULAR ibadetler

ORUÇ

ORUCUN KEFFARETİ
Oruç kefaretine dayanak gösterilen olay:
Peygamberimiz zamanında cereyan eden ve oruç kefâretinin gerekçesi Ebu hureyreden nakledilen olay şudur:

Bir adam "Mahvoldum" diyerek Peygamberimiz'e gelmiş ve ramazanın gündüzünde eşiyle cinsel ilişkide bulunduğunu söylemiş, bunun üzerine Peygamberimiz;

- Köle âzat etme imkânın var mı?
- Hayır, yok.
- Peş peşe iki ay oruç tutabilir misin?
- Hayır. Bu iş de zaten sabredemediğim için başıma geldi.
- Altmış fakiri doyuracak malî imkânın var mı ?
- Hayır.

Bu sırada Peygamberimiz'e bir sepet hurma getirildi. Peygamber bu hurmayı adama vererek yoksullara dağıtmasını söyledi. Adam "Bizden daha muhtaç kimse mi var?" deyince Peygamberimiz gülümseyerek "Al git, bunları ailene yedir" diyerek adamı gönderdi (Buhârî, “Savm”, 30; Müslim, “Sıyâm”, 81; Ebû Dâvûd, “Savm”, 37).

Yukarıdaki olaydan yola çıkarak oruç keffareti konusunda üç türlü görüş vardır:

a) İmam Ebu Hanife ve İmam Malik'in başını çektiği görüş: Ramazan'da kasten yiyip içene, ihlal ettiği gün artı 60 gün keffaret orucu tutmayı yükler. Bu iki imam içtihadlarına delil olarak Ebu Hüreyre'den nakledilen bu hadisi getirirler (Buhari Savm 30, Hibe 13, Keffarat 2–4; Müslim, Sıyam 81, h.n. 154).

b) İmam Şafii ve İbn Hanbelî’n görüşleri: Ramazan'da kasten yiyip içene keffaret gerekmez gününe gün tutarlar , hadis Ramazan'da kesten cinsel münasebetle orucunu bozan bir sahabiden söz etmektedir. Yeme içmeden değil. Sadece cinsel münasebetle orucu bozana 60 gün keffaret gerekir.(şafilerde kazaya kalan her oruç için bir günlük fakir doyurularak fidye de ödenir.

Şafii mezhebine göre kaza orucu tutanların her gün için birer müd fidye vermesi gerekir. Bir müd yaklaşık 675 gram kadar buğday, arpa, pirinç gibi halkın yaygın olarak yediği şeylerdir.

Şafiilere göre üzerinde kaza olan kimse ikinci ramazan gelinceye kadar orucunu kaza etmezse ramazandan sonra kaza etmesi gerektiğinden her gün için bir müd, üzerinden iki ramazan geçerse her gün için ikişer müd, üç ramazan geçerse her gün için üçer müd fidye vermesi gerekir. Böylece üzerinden ne kadar sene geçerse güne gün kaza etmekle beraber tehir ettiği sene kadar fidye vermesi gerekir. Mesela kazaya kalmış bir günlük orucun yirmi sene sonra kaza edileceğini farz edersek kaza sahibi bir gün oruç tutar ve yirmi müd de fidye vermekle mükellef olur. )

(Fidyenin delili aşağıdaki ayet olarak alınmıştır: Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır. Bakara 184)

c) Bu hadisin zıhar keffaretiyle ilgili olduğu görüşü ki: Bu durumda her ikisi için de keffaret gerekmez. Nasıl ki bir mümin namazı kasten terk ettiğinde keffaret gerekmeyip kaza ediyorsa, o da kaza eder. Tabi ki tevbe de eder. Zira kasten farzı terk etmek haramdır ve günahtır. Bu çağımız müçtehidlerinden Tabiin âlimlerinden bir bölüm ve çağımız müçtehidlerinden Musa Carullah'ın ve ona katılanların görüşüdür.



İÇTİHADIN USUL AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Bu ictihad bizzat Hanefi ve maliki usullerine göre problemlidir. Zira bu mezheplerde keffaret ve hudud alanlarında kıyasla hükmü genişletmek caiz değildir. Ama burada hüküm kıyasla genişletilmiş, cinsel münasebetle ilgili bir yasağa kasten yeme içme de dâhil edilmiştir.


DELİLİN KUR'AN'A ARZI:
Bu hadisi Kur'an'a arz ettiğimizde, ilişki kurabileceğimiz Mücadile suresinin 2–4. ayetleri olduğunu görürüz. Hadisteki keffaret kısmı aynen bu ayetlerde de yer alır. Fakat bu ayetler doğrudan kasten orucu bozmayla ilgili değil Zıhar yapan bir adamın (karısını "sen bana anam gibisin" diyerek boşayan) bu yemininden dönüş keffaretidir. Biz hadisin zıharla ilgisi olup olmayacağını araştırırken, aynı hadisin Ahmed b. Hanbelî’n naklettiği versiyonunda olayın arka planını da bulmaktayız. Sebeb-i vüruduyla nakledilen hadisten öğreniyoruz ki, aslında bu hadis zıhar yapan Seleme b. Sahrul-Ensari ile ilgilidir.


NETİCE: Delilin değerlendirilmesi neticesinde üçüncü görüş isabetli görünmektedir. Zira delil bunu desteklemektedir.



ORUÇ TUTMAMANIN CEZASI
Hukukçuların ittifakına (icmâına) göre öldürülmezler. Ramazan boyunca yeme ve içmeden alıkonulur, hapsedilir. Ta'zir cezası uygulanır. Oruç tutacağını söylerse hapisten çıkarılır, kendi vicdanına havale edilir. Yediği­ne rastlanırsa ta'zir cezası verilir.



ORUÇ KAÇ GÜN?
“ Ey İnananlar! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah'a karşı gelmekten sakınasınız diye, size sayılı günlerde farz kılındı.” BAKARA 183

Resulullah Mekke’de ve Medine’ye geldiği yılda Aşure gününde ve her ayın üç gününde oruç tutuyordu. Medine’de aşura orucunu emretti.Bir yıl sonra Allah teala Ramazan ayında oruç tutmanın farz olduğunu bildiren Ayeti indirince Resulullah: “Bu (gün) Allah’ın günlerinden bir gündür. Dileyen o gün oruç tutar, dileyen tutmaz.” dedi.

Sayılı gün­lerden maksat. Ramazan günleridir. Daha önce oruç tutulan her ayın üç günü veya aşura günü değildir. Zira bu günlerde oruç tutmak sünnetti. Âyet ise farz olan orucu bildir­mektedir. Ramazan ayı dışında herhangi bir orucun farz kılınıp sonra da nesh edikliğine dair herhangi bir delil yoktur.

İlk oruçlar sadece bir kez yatsıda yenilerek tutuluyordu ve her türlü cinsel ilişki yapılmadan tutuluyordu.
Daha sonra Bakara 187 ile orucun şekli ve biçimi düzenlenmiştir:

Oruç gecelerinde kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmanız size helal kılındı. Onlar sizin (sırlarınızı gizleyen) örtüleriniz, siz de onların örtülerisiniz. ALLAH, kendinizi kandırıp durduğunuzu bildi de tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık ALLAH'ın sizin için belirlediğini dileyerek onlarla cinsel ilişkide bulunabilirsiniz. Şafağın beyaz ve siyah ipliğini birbirinden ayırdedinceye kadar yeyin, için. Sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescitlere kapanmış durumdayken onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. Bunlar ALLAH'ın koyduğu sınırlardır; onları çiğnemeyin. ALLAH korunmaları için ayetlerini halka böyle açıklar. (2 Bakara Suresi – 187)



YOLCULUKTA YEMEK Mİ ORUÇ TUTMAK MI DAHA FAZİLETLİDİR?

İmamı Azam (ra), İmam Şafiî (ra) ve İmam Malik (ra)´e göre yolculukta rahatlıkla tutabilen kimse için. orucunu tutmak daha faziletlidir. Çünkü Allah (cc) «Oruç tutmanız sizin hakkınızda (yemenizden ve fidye varme-nlzden) hayırlıdır, bilirseniz» buyurmuştur.

Seferde ise rahatlıkla tutamayan kimse için, orucunu açmak daha faziletlidir. Zira Cenab-t Hakkın, «...Allah size kolaylık diler, güçlük çıkarmaz» buyruğu, bunu teyid etmektedir.

İmam Ahmed bin Hanbel (ra)e göre ise, ruhsat buyruğuna dayana­rak yolculukta oruç açmak daha faziletlidir. Zira Cenab-ı Hak, azimetle­rin yapılmasını nasıl isterse, verdiği ruhsatlarında yapılmasını öyle sever ve İster.


KAZAYA KALAN ORUÇ PEŞ PEŞE Mİ ARALIKLI MI TUTULMALIDIR?
Cumhur (Ebu Hanife, Şafiî, Maliki. Hanbeli ve diğer ehl-i sünnet alimlere) göre bir kimse için kazaya kalan Ramazan orucunu, başka bir zamanda dilediği şekilde aralıklı veya aralıksız tutmak caizdir.

Hz. Ali (ra), İbn-i Ömer (ra) ve Şa´bi´ye (ra) göre, Ramazan orucunu kazaya bırakan hasta ve misafirin daha sonra aralıksız olarak kaza fiilimsi (arzdır. Çünkü orucu kaza etmek, onu tutmanın benzeridir. Ramazan orucunu aralıksız tutmak nasıl farz ise, bilahare kaza da ara vermeden öylece farzdır.



RAMAZAN ORUCU TUTAMAYAN HAMİLE VEYA EMZİKLİ KADIN NE YAPMALI?

İmam-ı Azam Ebu Hanife (ra)´ye göre yalnız kaza etmeleri gerekir.

DELİL:
1. Hamile ile emzikli kadın, hasta gibidir. Hasan-ı Basri (ra) şöyle der: «Hangi hastalık, hamilelikten daha ağırdır Hamile veya emzikli ka­dın, orucunu tutamadığı takdirde açar, bilahere yalnız kaza eder.» O´nun yalnız kaza eder» sözünden anlaşılan, sadece kaza etmeleridir.

2. Çok yaşlı erkeğin orucunu kaza etmesi farz değildir. Çünkü, yaşlı­lığından ötürü oruç ondan sakıt olur. Yalnız fidye vermesi gerekir. Onun gelecekte orucunu kaza edebileceği günü olmayabilir. Halbuki hamile ve emzikli kadının özürleri geçicidir. Onlara orucu kaza etmek, farzdır. «Onların hem orucu kaza etmeleri, hem de fidye vermeleri farzdır» dediğimiz takdirde, orucu hem kaza etmeleri, hem de fidye vermeleri gerekir, ikisinin birarada yapılması ise caiz değildir. Kaza etmek, orucun karşılığı olduğu gibi fidye vermekte karşılıktır. Yapılması gereken, orucun ya kaza edil­mesi veya fidye verilmesidir.


İmam Şafiî (ra) ve İmam Ahmed bin Hanbel (ra)´e göre ise, hem kaza eder, hem de fidye verirler.

DELİL:
Hamile ile emzikli kadın, «...Gücü yetmeyenler üzerine bir yoksul doyu­mu fidye (lazımdır)...» âyetinin zahirine dahildir. Çünkü âyet çok yuşlı er­kek ve kadını kapsadığı gibi orucunu zahmetle tutan her kişiye de şamil­dir. Öyleyse hamile ve emzikli kadınların, tutamadıkları günler İçin. oruç­larını hem kaza etmeleri, hem de çok yaşlı erkek ve kadınlar gibi fidye vermeleri vacibdir.



RAMAZAN AYI HİLALİ SADECE BİR YERDE GÖRÜNÜRSE TÜM ÜLKE İÇİN GEÇERLİ MİDİR?

Hanefi, Maliki ve Hanbeli´lere göre, ülkelerin doğuş yerlerinin farklı oluşuna itibar edilmez. Bir ülke halkından bir veya daha çok insan Ro mazan ayı hilalini görür ve haber bütün ülkelere ulaşırsa, hepsinin oruç tutması farzdır. Çünkü Resulullah (sav)´ın, «Ramazan hilalini gördüfllı nüz zaman oruç tutunuz. Şevval ayı hilalini gördüğünüz zaman do bayram ediniz» buyruğu, ümmetine umumi bir hitaptır. Bir müslümanın dünyanın neresinde olursa olsun Ramazan ayı hilalini görmesi, tüm ümmetin gör­mesi gibidir.

İmam Şafii (ra)´ye göre ise, Ramazan ayı hilalini her şehir halkının ayrı ayrı görmesi lazımdır. Bir şehir halkının Ramazan hilalini görmesi, di ger şehir halklarına teşmil edilemez.



HATA İLE ORUCUNU BOZAN KİŞİNİN HÜKMÜ?

Cumhur (Honefi. Maliki. Şafii ve Hanbeli imamlarına göre «güneş bat­tı» zannıyla orucunu açan kimse ile. «şafak atmamıştır» zannıyla sahur yemeği yiyen kimsenin orucu sahih değildir. Çünkü oruç tutan kimseden İstenen, fecr-i sadık ile güneşin batışını tesbit etmesidir. Allah (cc)´ın; «(Bütün gece) Fecr(i sadık) olan ak İplik, kara iplikten size seçilinceye ye-yln, için, sonra da geceye kadar orucu tamamlayın» buyruğunda, «güneş batıncaya kadar, orucunuzu tamamlayın» beyanı vardır. Bu emre aykırı hareket, orucun kaza edilmesini icabettirir.

Zahirî´ler ve Hasan-ı Basrî (ra)´ye göre ise, «güneş battı» zannıyla orucunu açan kimse ile «şafak atmamıştır» zannıyla sahur yemeği yiyen kimsenin orucunu kaza etmesi gerekmez. Çünkü, «...Hata ettikleriniz de İse üstünüze bir vebal yoktur...» (Ahzâb: 5) âyeti ve «Ümmetimin hata, unutma ve zorla yaptıkları şeylerin sorumluluğu yoktur» hadisi, buna de­lâlet eder. Hata yaparak orucunu bozan kimse, unutarak orucunu bozan kimse gibidir. Her ikisine de oruçlarını kaza etmeleri gerekmez.


NAFİLE TUTULAN ORUÇ BOZULURSA KAZA YAPILMALI MI?
Hanefi mezhebine göre nafile oruç tutan kimse, orucunu bozarsa da­na sonra kaza etmesi farzdır. Çünkü nafile oruç tutmaya niyet etmekle, tutacağı günü kendisine borç edinmiştir. Orucunu bozmakla, daha önce yaptığı niyete muhalefet ettiğinden, o günü kaza etmesi lazımdır.

Şafiî ve Hanbeli mezheblerine göre ise, nafile oruç tutan kimse, oru­cunu bozduğu takdirde, kaza etmesi farz değildir. Çünkü nafile oruç tu­tan kimse, orucunu bozup bozmamakta serbesttir.

Maliki mezhebine göre de, nafile oruç tutan kimse, orucunu bizzat kendi isteğiyle bozarsa, kaza etmesi farzdır. Eğer kendi rızasının dışında­ki sebeplerden orucunu bozarsa, kaza etmesi farz değildir.


NAFİLE İBADETE BAŞLANDIKTAN SONRA TERK EDİLİRSE
İmam Şafii (ra) ve İmam Hanbel (ra)'e göre, başlanılan nafile İbadet­ler tamamlanmadan terkedilebilir. Yalnız bu nafile ibadet Hac ise terki caiz değildir, bunun tamamlanması farzdır. Başlanılan İbadet namaz ve oruç ise tamamlanması farz değil müstahabtır.

İmam Ebu Hanlfe (ra) ve İmam Malik (ra)'e göre, başlanılan nafile ibadet yarıda bırakılamaz. Şayet yarıda bırakılırsa bu nafile İbadetin kaza edilmesi vactbtir.



İTİKAF KAÇ GÜN OLMALI ?
1. Hanefilere göre, i´tikâfın süresi, en az 1 gün, 1 gece olmalıdır.
2. İmam Malik (ra)´den rivayet edilen bir görüşe göre ise, i´tlkâfın en az süresi 10 gündür.
3. Şafii (ra)´ye göre de, i´tikâfta süre bir andır. Süre hususunda sınır yoktur



BAŞLANMIŞ NAFİLE ORUÇ BOZULURSA NE YAPMALI?

Hanefîler'e göre bunun kazâ edilmesi vâciptir.
Mâlikîler ise kasden bozulursa kazânın farz olduğunu söylemişlerdir.

DELİL:
Aişe radıyallâhu anhâ demiştir ki: “Biz oruçlu iken Hafsa ile bana bir hediye getirildi. Biz de oru­cumuzu bozduk, sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem odaya girdi. Kendisine: “Ya Rasûlallah! Bize bir hediye getirildi, onu canımız çekti ve orucumuzu bozduk”, dedik. O da “Size günah yok (ancak) onun yerine başka bir gün oruç tutu­nuz” buyurdu. (Tirmizi, Sıyâm, 36; Ebu Davud, Savm, 73)

Şâfiî'ye (ve Mâlik'ten başka bir rivayete göre ise,) nâfile orucun kazâsı gerekmez.
Hanbeli ye göre kazası gerekmez.


ORUCUN KAZASI NE ZAMAN YAPILMALI?

HANEFİ: Ramazan orucunun kazası istenilen mubah günlerde tutabilir.
Şâfiî'ye göre kazâya kalan oruc aynı yıl içerisinde kazâ edilmesi gerekir.



ŞABAN AYININ İKİNCİ YARISINDA ORUÇ TUTMAK

TUTULUR:
"Resulüllah (s.a.v.) Efendimiz yılın hiçbir ayını tam ola­rak oruç tutmazdı; ancak Şaban ayını tam olarak tutar ve onu Ramazan'a ulaştırıp (bağlardı).( Ahmed: 5/201, 6/54,95, Ebû Dâvud, savm: 57, Nesâi, siyam: 35, Buhari, savm: 53, Müslim, siyam: 35, 70, müsafirîn: 139, 141, Tirmizî, savm: 56.)

Tahavî'nin, Enes b. Malik vasıtasıyla Rasulullah'dan (asm) rivayet ettiği “Ramazandan sonraki en efdal oruç, Şaban orucudur”

TUTULMAZ:
Bazı âlimlerce mekruh kabul edildiği gibi,
Şâfiî mezhebine göre haram sayılmıştır.

Delil:
Ebû Hüreyre radýyallahu anh'den rivayet edildiðine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Sizden biriniz bir-iki gün öncesinden oruç tutarak ramazanı karşılamaya kalkmasın. Ancak belli günlerde oruç tutmayı âdet edinmiş olan kimse, o gün orucunu tutsun."
Buhârî, Savm 5, 14; Müslim, Sıyâm 21. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Savm 7, 11; Tirmizî, Savm 2, 4, 38; Nesâî, Sıyâm 13, 31, 32, 38; ibni Mâce, Sıyâm 5

İbni Abbastan “Bir iki günle Ramazan orucunun önüne geçmeyiniz” (Tirmizî, Savm 5 . Ayrýca bk. Nesâî, Sýyâm 13)


SADECE CUMA GÜNLERİ ORUÇ TUTMAK
Hanefi ve Maliki’de caiz,
Şafii ve Hanbeli’de mekruhtur. İmam-ı Ebu Yusuf da mekruh dedi.


ORUÇ İÇİN HİLALİN BİR YERDEN GÖRÜNMESİ HER YER İÇİN GEÇERLİ OLUR MU?(ihtilâf-ı metâlie )
Şâfiîler, ihtilâf-ı metâlie itibar edileceğini, dolayısıyla bir yerde görülen hilâlin oraya uzak yerler için geçerli olmayacağını söylemişlerdir. Onlar ihtilâf-ı metâliin oruca başlamada dikkate alınmasını, güneşin hareketlerinin namaz vakitlerinin belirlemesinde dikkate alınmasına benzetmişlerdir:Yani oruca başlamak için bulunulan yerden ayın görünmesi gerekir.Yakın bölgelerde görülen hilale uyulur.Uzak bölgeler için geçerli olmaz.

Hanefi mezhebine göre; hilal dünyanın neresinde görülürse görülsün bir gün sonrası kameri ayın başlangıcı kabul edilir.



ORUCA NE ZAMAN NİYET EDİLİR?

Hanefîler'e göre ramazan orucu, nâfile oruçlar ve vakti belirtilmiş adak (nezr-i muayyen) oruçlarının niyet etme vakti gün batımından başlayıp ertesi günün kuşluk vaktine hatta öğle namazı vaktinin girmesinden az önceki vakte kadar devam eder.(Yaklaşık bir saat kalana kadar) Öğle vakti girdikten sonra artık hiçbir oruca niyet edilemez.

Zevalden önce nâfile oruca niyet etmenin câizliğini gösteren hadisler bulunmaktadır. Bunlardan birinde, Peygamberimiz’in bir gün Âişe vâlidemize öğle yemeği hazırlayıp hazırlamadığını sorduğu, Hz. Âişe'nin yiyecek bir şey olmadığını söylemesi üzerine Peygamberimiz’in o gün oruç tuttuğu rivayet edilir.

Mâlikîler'e göre niyetin geçerli olması için güneşin batmasından itibaren gecenin son kısmına kadar veya fecrin doğması ile birlikte yapılması gerekir.(İmsak vaktine kadar) Çünkü sabahleyin, yani oruç ibadetinin başlama vaktinde niyet edilmeyince o günün oruçlu geçirilmeyeceği belirli hale gelmiş olur.

Şâfiîler'e göre ise ramazan orucu, kazâ orucu ve adak orucuna geceden niyetlenmek şarttır.(İmsak vaktine kadar). Fakat nâfile oruca zevalden önceye kadar niyetlenmek câizdir.

Hanbeli: İmsak vaktine kadar.

ORUÇ İÇİN HER GÜN NİYYET GEREKİR Mİ?
Fakihlerin çoğunluğuna göre ramazanın her günü için ayrı ayrı niyet edilmesi şarttır. Çünkü her bir günün orucu kendi başına bir ibadet olup, öteki günlerde tutulan veya tutulacak olan oruçla ilişkisi yoktur; dolayısıyla bir günün orucu bozulduğu zaman sadece o günün orucu bozulmuş olur, öteki günlerin orucu bundan etkilenmez.(Her gün için ayrı niyyet)

Mâlikîler'e göre ise, ara vermeksizin peş peşe tutulması gereken oruçlarda en başta yapılacak tek niyet yeterlidir. Zıhâr, katl kefâreti ve ramazan orucunun kefâretinde olduğu gibi ramazan orucunda da tek niyet yeterlidir.
Tek bir niyetin yeterli olduğu oruçlarda her gece niyetlenmek ise menduptur. Mâlikîler'in bu konudaki gerekçesi ilgili âyette geçen "Sizden her kim ramazan ayına yetişirse onu oruçlu geçirsin" ifadesidir. Ay, tek bir zamana verilen isimdir, dolayısıyla ay süresince oruç tutmak bütün bir ibadet hükmünde olup namaz ve hacca benzer, tek bir niyet ile eda edilebilir.




HATA İLE BİR ŞEY YEME ORUCU BOZAR MI?( Unutarak değil!)
Meselâ; bir kimse oruçlu olduğunun farkında olduğu halde kasıtsız olarak yanlışlıkla bir şey yese veya içse, diyelim ki abdest alırken ağzına aldığı sudan yutsa veya denizde yüzerken su yutsa ;

Hanefilere göre: orucu bozulur ve kazâ lâzım gelir.
Şâfiîler orucu bozma kastı bulunmadığı için yanlışlıkla bir şey yiyip içmenin orucu bozmayacağını söylerken,
Mâlikîler orucun anlamının (imsak) ortadan kalkmış olduğu gerekçesiyle, ister unutma isterse yanlışlık sonucu olsun, bir şey yiyip içmekle orucun bozulacağını söylemişlerdir.



ORUÇ BORCU İLERİKİ YILLARA ERTELENİRSE NE OLUR?
Hanefilerin dışındaki âlimlerin cumhuruna göre, geçen Ramazandan borcu olduğu halde, yeni Ramazana ulaşan kimse, mevcut Ramazan orucunu tuttuktan sonra, eskiden kalma orucunu kaza eder ve -ikinci Ramazana kadar geciktirdiği için- kefaret/fidye de verir.
Hanefilere göre, bu geciktirme mazeretsiz olsun olmasın, kefaret/fidye vermez. (bk. el-Bedai’-şamile-, 4/281; V. Zuhaylî, 2/680)

Şafiilere göre kişinin tutmadığı kaza borcu üzerinden kaç Ramazan geçerse -kaza ile birlikte- geçen yılların sayısı kadar fidye vermesi gerekir. (Nevevî, el-Mecmu, 6/364; el-Minhac/es-Siracu’l-Vahhac, 144-145; Zuhaylî, a.g.e)
DELİL:
“Her kim, geçen Ramazandan borcu varken, yeni Ramazana ulaşırsa, ondan (bu yeni) oruç kabul olunmaz. Kim de, üzerinde Ramazan borcu olduğu halde -onu kaza etmediği sürece- tuttuğu nafile oruçları da kabul olmaz." (Ahmed b. Hanbel, Müsned 2/352)

Caferi Mezhebine göre, Ramazan orucunun kazasını, ertesi Ramazan’a kadar geciktirmek caiz değildir. Bütün Ramazan’da veya bazı günlerinde bir özür sebebiyle oruç tutulmaz ve bu özür de gelecek Ramazan’a kadar sürerse, bu sürekli bir hastalık olduğu takdirde kaza borcu düşer, her gün için buğday veya arpadan 750 gr. (bir müdd) fidye ödenir. Özür, hastalık dışında birşey -yolculuk vb.-olursa, kuvvetli olan sadece kaza gerekeceğidir. Ramazan’da oruç tutmayısın sebebi hastalık, ertelemenin sebebi ise başka bir özürolursa veya bunun tersi bir durum olursa da hüküm böyledir; ama özür özellikle yolculuk olduğunda, hem kaza ederek, hem de fidye ödeyerek ihtiyatı terketmemelidir. Ramazan ayını özür dolayısıyla oruç tutmadan geçirir, bu özür sürmezse ve başka bir özür de çıkmadan tembellik eder ertesi Ramazan’a kadar geciktirirse, her gün için bir fidye ödemesi gerekir; Ramazan orucunu kasıtlı terkte ise, her güne iki fidye ödenir.



ORUÇ KEFFARETİNDE ÖNCELİK SIRASI VAR MI?
Kefareti bulunan kimse önce gücü yetiyorsa ve varsa bir köleyi satın alıp hürriyetine kavuşturmalıdır.
Buna gücü yetmiyorsa veya (günümüzde olduğu gibi) hürriyetine kavuşturacak köle bulamamışsa, peş peşe iki ay oruç tutmalıdır.
Buna da güç yetiremiyorsa bu defa diğer bir çözüm yolu olarak, her bir güne bedel bir yoksula sabah akşam doyurmak ölçüsünde yiyecek vermelidir. Yani toplam altmış bir yoksula sabah akşam doyuracak şekilde karşılığını vermektir. Yani altmış bir günlük fidye vermelidir.
Yukarıdaki sırayı gözetmek Hanefî, Hanbelî ve Şafiî mezheplerine göre vaciptir.
Malikî mezhebine göre ise kişi bunlardan dilediğini tercih etmekte serbesttir.




ORUÇ VE NAMAZ İÇİN İSKAT
Şafiî Mezhebine göre, hasta olup ölene, oruç farz ol­madığından onun adına velisi fidye verir.

Delil:
[Nesai’deki] hadis-i şerifte (Bir kimse, başkası yerine oruç tutamaz ve namaz kılamaz. Ama onun orucu ve namazı için fakir doyurur) buyuruldu.) [s.356] Nimet-i İslam’daki bu hadis-i şerif, Dürer’de de mevcuttur.

Ebu Hanife’ye ve Mâlik’e göre, mükellefin gücü yeterse oruç tutar, yetmezse fidye öder.




ORUÇ KEFFARETİNE GÜCÜ YETMEYEN NE YAPAR?(60 FAKİRİ DOYURMA)

ÜÇ MEZHEBE göre, imkân bulduğu veya zengin olduğu zaman ödeme yapar;
Hanbelî Mezhebi ve Evza’i’ye göre, ödemenin yapılması gerekli zamanda imkân bulunmazsa -ileride bulsa da-borç düşer.


ORUCU BOZAN BOZMAYAN  DURUMLAR

1. ORUÇLUYKEN İĞNE VURULMAK
Oruçlunun ağız, burun, kulak, penis deliği, vagina ve anüs gibi tabii menfezlerinden vücudunun iç kısmına giren şeylerin orucunu bozacağı hususunda eski din bilginleri arasında görüş birliği vardır. Ancak bu tabii menfezler dışında vücutta açılan yapay menfezlerden içeri giren şeylerin orucu bozup bozmayacağı hususunda farklı görüşler ortaya atılmıştır. Cilt altı, adale veya damardan vurulan iğnelerle, vücutta açılan yapay menfezlerden içeriye ilâç enjekte edilmektedir. Bu ilâçlar, tabii olmayan yapay menfezlerden içeriye enjekte edildikleri için orucu bozup bozmayacakları hususunda ihtilâf edilmiştir.

a) Orucu bozar diyenler ve delilleri:
Nereden ve ne şekilde vurulursa vurulsun, zerkedilen ilâç ne olursa olsun, her türlü iğnenin orucu bozduğunu savunanların başında imam Ebû Hanîfe, Süfyân-ı Sevrî, Atâ, imam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel gelmektedir.
İmam-ı Azam'a göre ağız gibi fıtrı bir menfezden mideye bir şey almak orucu bozduğu gibi vücudun herhangi bir yerini delmek ve yırtmak suretiyle fıtrı olmayan bir menfezden ona bir şey sokmak veya zerk etmek de orucu bozar. Ebu Hanife'ye göre, başta bulunan yaraya konulan ilacın beyne ulaşması, karındaki yaraya konulan ilacın içeriye ulaşması orucu bozar. Buna göre iğne yaptırmak Ebu Hanife'nin içtihadına göre orucu bozar ve kaza gerekir. Ağrıyı kesmek veya zorunlu tedavi maksadıyla yapılan enjeksiyon da, İmam Azama göre orucu bozar.



b) Orucu bozmaz diyenler ve delilleri: 
İmam Muhammed, Ebû Yusuf, Hasen b. Salih ve Davud-i Zahirî, muasır âlimlerden Seyyid Sabık, Mısır müftülerinden Şeyh Muhammed Bahit el-Mutii, sabık Ezher şeyhlerinden Abdurrahman Tac gibi şahsiyetler ise iğnenin mutlak surette orucu bozmayacağını ifade etmişlerdir. (Seyyid Sabık. Fıkhü's-Sünne, 1/424.)

Hayrettin Karaman: Eskiden iğne vurmak diye bir şey olmadığı için bu konuda âyet, hadis ve eski müctehid sözü yoktur. İnsan vücuduna veya kafasına batan, böylece içeriye giren bir nesnenin orucu bozup bozmayacağı konusunda Ebû Hanîfe "bozar" Ebû Yûsuf ve Muhammed "bozmaz" demişlerdir. Bazı ilmihaller bu "bozar" görüşünü almışlar, onu da enjeksiyona uygulamışlardır. Orucu yeme, içme ve cinsel ilişki bozar. İğne vurdurmak ne yemedir, ne içmedir, ne de cinsel ilişkidir; bu sebeple orucu bozmaz.

TC Diyanet: Bedene sokulan iğnenin muhtevasının gıda verip vermediği şeklinde özetlenebilecek bir ayrım yapılmaktadır.Gıda içermiyorsa bozmaz.

Ezher fetva komisyonu kararı(1948)/Mısır: Tabii delikler dışında vucuda giren bir şey orucu bozmaz.

Nevevi : "Bir kimse baldırına bir bıçak sokar veya içine ilaç zerk ederse orucu bozulmaz" diyor.

2.KAN YUTMAK
Hanefi:  Dişlerin arasından çıkan kan boğaza gidecek olursa, bakılır; eğer az olur da içeriye geçmezse orucu bozmaz. Çünkü bundan korunmak mümkün değildir. Çok olmakla beraber, çoğunluğu tükürük teşkil ediyorsa, yine bozmaz. Fakat çoğunluğu kan olur ve tadı duyulur bir halde ise veya kanla tükürük eşit miktarda ise, yutulması halinde orucu bozar. (Ö. N. Bilmen, B. İs. İlmihali, s.294).

Hanbeli: Orucu bozan şeyler, insanın elinde olmazsa oruç bozulmaz.

3.UNUTARAK YİYİP İÇMEK
Üç mezhep :Unutarak yiyip içmek, üç mezhepte orucu bozmaz.
Maliki:  Bozar.


4.GÖZ DAMLASI
Hanefi : Göze damlatılan veya diş çukuruna konan ilacın tadı boğazda hissedilse bile orucu bozmaz.Göz, menfez kabul edilmediği, aynen sağlam deri hükmünde olduğu için, göze konan ilaç, sağlam deriye sürülen ilaç gibi çeşitli kanallarla sindirim yoluna gitse de hiçbir mezhepte orucu bozmaz.



5.KULAK BURUN  DAMLASI
Hanefi :  Kulağa damlatılan ilaç, burna konan sıvı ilaç orucu bozar.Hanefi’de, kulağa giren katı şey ve su orucu bozmaz. Fakat yağ ve ilaç bozar. Yağ ve ilaç emilse de, emilmese de, sindirim yoluna gitse de, gitmese de bozar.

Şafiî :Şafii’de, kulak tabii menfezdir. Kulağa konan sıvı-katı her şey, mideye girmiş gibi orucu bozar.
Kulağa konan her şey orucu bozar. Burna konan sıvı ilaç da bozar.

6.DERİ ÜZERİNE SÜRÜLEN İLAÇ MELHEM
Hanefi’de ve Şafii’de, : Sağlam deriye sürülen ilaç, emilip içeriye nüfuz etse de oruç bozulmuş olmaz. Mesela kalb hastalığında, göğüs üzerine nitroderm ihtiva eden bir ilaç konur. Bu deriden içeriye emilir. Sağlam deriden içeri girdiği için Hanefi’de de, Şafii’de de orucu bozmaz. 
Fakat boğaza,beyne ve mesaneye açılan yara yolu ile ilaç verilirse, Hanefi’de de, Şafii’de de oruç bozulur.

7.İDRAR YOLUNA PAMUK KOYMAK
Şafii’de: İdrar yolu da tabii menfezdir. Buraya pamuk konsa bile orucu bozar. 
Diğer mezheplerde: Bozmaz.


8.DİŞLER ARASINDA YEMEK KIRINTISI
Dişler arasındaki yemek kırıntısını yutmak Hanefi’de orucu bozmaz, 
Diğer üç mezhepte:  Bozar.

9.LAVMAN
Maliki’de orucu bozmaz, 
Diğer üç mezhepte bozar.

10. KAN VERMEK, KAN ALDIRMAK
Hanbeli’de :Kan aldırmak orucu bozar, 
Diğer üç mezhepte: Bozmaz. Ancak ihtiyaç yok iken oruçlunun hacamat yaptırması mekruhtur.
Peygamberimiz'in (asm) oruçluyken kafasına hacamat yaptırdığı gibi, hac ihramındayken de hacamat yaptırmıştır. Bu konuda Abdullah b. Abbas (r.a) şöyle rivayet etmiştir:
"Peygamber (s.a.v) ihramlıyken hacamat yaptırdı. Yine Efendimiz oruçluyken de hacamat yaptırdı." (Tecrid-i Sarîh Tercemesi, 6/278.)


11.ABDEST ALIRKEN BOĞAZA KAÇAN SU
Şafii veHanbeli’de oruç bozulmaz.
Hanefi ve Maliki’de bozulur.



12.MASTURBASYON YAPMAK

Masturbasyonun orucu bozduğu, fakat sadece kaza gerektiği, Hindiyye, Bahr ve Dürr-ül-muhtâr ve diğer fıkıh kitaplarında yazılıdır. Bir Ramazanda iki defa masturbasyon yapana kefaret de gerekir. Çünkü Ramazanın bir gününde, kaza gereken birşey yaparak orucunu bozan kimse, başka gününde de bu şeyi kasıtla yine yaparsa, kefaret de gerekir.
Sadece bakarak cünüp olunca oruç bozulmaz. El ile veya başka bir şeyle cünüp olmaya yardım edilmişse, o zaman kaza gerekir.
Gündüz ihtilam olunca da oruç bozulmuş olmaz. Not:Caferi mezhebinde oruç bozulur hemde kaza ve keffaret gerekir


13.HANIMI İLE ÖPÜŞME OYNAŞMA
Caizdir diyenler:
Hanefii,Hanbeli : haram değildir orucu bozmaz .Ancak cünüp olmak ihtimali varken öpmek mekruhtur.
Şafii : Öpmesiyle şehveti harekete geçecek olan oruçlu kişinin öpmesi her ne kadar mekruh ise de bununla orucu bozulmaz. Oruçlunun, eşini kucaklaması, çıplak tenle ona sarılması, cinsel bir nesneyi veya olayı, şehvetle düşünerek ya da cinsel bir nesneye şehvetle bakarak orgazm olması halinde mekruh bir şey yapmış olsa da orucu bozulmaz.

Delil:
Ramazan ayının gündüzünde) karı-kocadan her birinin diğeriyle oynaşıp şakalaşması câizdir.Nitekim Âişe'den -Allah ondan râzı olsun- rivâyet olunduğuna göre o şöyle demiştir:
"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- oruçlu olduğu halde (eşini) öper ve eliyle (onun tenine) dokunurdu. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- sizin içinizde şehvetine en hâkim olanınızdı." (Buhârî; hadis no: 1927. Müslim; hadis no:1106)


Sevişmenin orucu bozmayacağını söyleyenler ileriki aşamayı ikiye ayırmıştır:
a)Mezi gelirse:
İmam Şâfiî , İmam Ebû Hanife'nin,İbn-i Teymiyye :
Bir erkek hanımıyla oynaşıp şakalaştıktan sonra kendisinden mezi çıkarsa, orucu geçerlidir.Hanımı öpünce mezi gelirse üç mezhepte oruç bozulmaz, 
Hanbeli:Bozulur

b) Meni gelirse:
İmam Nevevî :
"Bir erkek, hanımını öperse veya fercinin dışında bir yerine penisiyle dokunursa veyahut da eliyle bir kadının tenine dokunur da kendisinden meni çıkarsa, orucu bozulur, meni çıkmazsa orucu bozulmaz.

Bu hareketten sonra kendisinden meni gelirse, geri kalan günü oruç tutması (orucuna devam etmesi) ve o günü kaza etmesi gerekir.İlim ehlinin büyük çoğunluğuna göre kendisine keffâret gerekmez(.Abdulaziz b. Baz


Haramdır diyenler:
Maliki : Oruçlu iken hanımını öpmek haramdır.
Delil:
Nafi, Abdullah İbn-i Ömer’in oruçluyu öpme ve mübaşeretten men ettiğini haber vermiştir.(Muvatta)

Said İbn-i Müseyyeb ve İbni Mesud gibi bazı sahabeler öpenin orucunun bozulacağını ve orucunu gününe gün kaza etmesi gerekeceğini belirtmişlerdir.Bazı alimler, şehveti harekete geçen yaşlı, genç herkesin öpmesi haram demişlerdir.

Farklı bir görüş:
Ebu Hureyre “Resullah’a mübaşeretten soruldu yaşlı olana ruhsat verdi ama genç olana ruhsat vermedi."(Ebu Davud, İbni Mace)

Not: İmam Tahavi öpmenin orucu bozacağı hususunda 9 rivayet olduğunu, bozmayacağına dair ise 40 a yakın rivayet olduğunu açıklamıştır.



14.HANIMI İLE CİNSEL İLİŞKİ
Hanımı ile beraber olana dört mezhepte de kefaret gerekir.Şafii ve Hanbeli’de kefaret kocanın üzerine olur, Hanefi ve Maliki’de ikisine de kefaret gerekir.

Şafii’de keffaret için gerekli şartlar;
1. Oruca geceden niyet etmiş olmak. Eğer geceden niyet etmemiş ise orucu zaten sahih olmaz. Ancak yine de o gün oruçlu gibi davranması gerekir.
2. Cinsel ilişkiyi, oruçla ilgili hükmünü bilerek yapmış olmalıdır.
3. Cinsel ilişkiyi kendi serbest iradesiyle yapmış olmalıdır.
4. Cinsel ilişkiyi, oruçluya haram olduğunu bilerek yapmış olmalıdır. Unutarak veya başkası tarafından zorlanarak ya da İslâm'a yeni girdiği için oruçluya haram olduğunu bilmeyerek cinsel ilişkide bulunan kişiye ne kazâ, ne kefaret ne de tazir gerekir.
5. Cinsel ilişki ramazan gününde yapılmış olmalıdır. Ramazan ayı dışında nafile, adak, kazâ veya kefaret orucu tutmakta olan bir kişi cinsel ilişkide bulunduğunda orucu her ne kadar bozulursa da kendisine kefaret ve tazir gerekmez.
6. Oruç, sadece cinsel ilişkide bulunarak bozulmuş olmalıdır. Meselâ oruçlu bir kişi ramazan gününde önce yemek yiyip sonra cinsel ilişkide bulunursa kendisine kefaret gerekmez. Yemek, içmek, mastürbasyon yapmak, kadının tenasül organı dışında vücudunun diğer taraflarına sürtünüp sarınarak meni gelmesine yol açmak gibi cinsel ilişki dışındaki sebeplerle kefaret gerekmez.
7. Bu cinsel ilişkide bulunmakla kişi günaha girmiş olmalıdır. Cinsel ilişkide bulunan çocuğa, ruhsattan yararlanma niyetiyle de olsa başka bir niyetle de olsa seferî veya hasta olan oruçlunun, ramazan gününde cinsel ilişkide bulunması halinde kendisine kefaret gerekmez. Oruçlu olduğunu unutarak cinsel ilişkide bulunan kişiye hiçbir şey icap etmez.
8. Orucun sahihliğine inanmış olmalıdır. Meselâ unutarak yemek yiyen bir kişi, orucunun bozulduğunu zannederek bundan sonra bile bile cinsel ilişkide bulunursa, kendisine kefaret gerekmez. Çünkü bu durumda o şahıs, oruçlu olmadığını zannetmektedir. Her ne kadar orucu bozulmuş ve kaza etmesi gerekmekteyse de kefaretle yükümlü olmaz.
9. Yanılmış olmamalıdır. Cinsel ilişkide bulunurken gecenin devam ettiğini ve imsak vaktinin henüz başlamadığını ya da akşama doğru böyle bir ilişkide bulunurken güneş batmadığı halde battığını zanneden kişiye kefaret gerekmez.
10. Ramazan gününde güneşin batmasından önce oruçluyken cinsel ilişkide bulunan kişi daha sonra o gün delirmiş veya ölmüş olmamalıdır. O gün cinsel ilişkide bulunduktan sonra deliren veya ölen kişiye kefaret gerekmez. Çünkü onda artık ibadet ehliyeti kalmaz. Delirmenin veya ölümün vuku bulması, kefareti kesin olarak ortadan kaldırır. Bu hallerin meydana gelişiyle o kişinin artık oruçlu olmadığı ortaya çıkar. (Şirbînî, Mugnfl-Muhtâc, 2/180.)
11. Oruçlu kişi, cinsel ilişkiyi kendi fiiliyle yapmış olmalıdır. Kendisi baştan çıkarmaksızın karısı onun üzerine çıkıp zorla onunla cinsel ilişkiye girer ve bu arada kendisinin döl suyu boşalırsa, kendisine kefaret gerekmez.
12. Oruçlu kişi, penisinin sünnet kertiğine kadar olan kısmını veya ucu kesik penisin bu miktardaki kısmını karısının tenasül organına girdirmiş olmalıdır. Bu miktardaki bir kısmı girdirmeyen oruçluya kefaret gerekmez. Ama bunu yaptıktan sonra da günün kalan kısmını oruçlu gibi geçirmesi gerekir.
13. Penis, diri veya ölü bir erkek ya da kadının ön veya arka tenasül organına yahut bir hayvanın üreme organına girdirilmiş olmalıdır.
14. Cinsel ilişkiye giren oruçlu, pasif değil aktif durumda olmalıdır. Pasif durumda olan değil, aktif durumda olan kişi kefaretle yükümlü olur. Kendisiyle cinsel ilişkiye girilen oruçlu kadının sadece orucunu kaza etmesi gerekir.





 

ZEKAT 

Altının altınla, gümüşün gümüşle peşin ve eşit satılması, birinin diğeriyle satışında da vadenin olmaması konusunda mezhepler arasında görüş birliği vardır.

Müslim’in rivayet etmiş olduğu hadiste geçen altın ve gümüş dışındaki malların (buğday, arpa, hurma, tuz), hem kapsamı hem de illeti hakkında ihtilaf edilmiştir.

Hanefîler, hadiste geçen dört kısım mal ve ona kıyas edilen diğer mallarda illetin ölçü ve tartı olduğunu, aynı cinslerin birbiriyle satışında eşitliğin şart olduğunu söylemişlerdir.

Şafiîler ise, bu dört maddenin illetinin yiyecek olduğunu, kıyasın ölçülebilir veya tartılabilir olmaya göre değil, yiyecek olma özelliğine göre yapılması gerektiğini belirtmişler, yiyecek cinsinden olanların satışında eğer cins birliği varsa eşitliğin şart olduğunu, fazlalığın faiz olacağını savunmuşlardır.

Malikîler , Şafiîler gibi düşünmekle birlikte onlardan farklı olarak, yiyecekleri saklanabilir olma özelliği ile sınırlandırmışlardır.

Hanbelî mezhebinde hem Hanefî hem de Şafiî mezhebi doğrultusunda görüşler ileri sürülmüştür.

Şia ile Hanefî mezhebi arasında dikkat çekici bir farklılığa rastlanmamıştır.

Zahirîler, hadiste geçen altı mal dışındaki malların satışında veya takasında faiz ortaya çıkmayacağı görüşündedirler. Altın ve gümüş dışında kalan dört sınıfı herhangi bir yoruma tabi tutmadan, hakkında nass olan şey konusunda kıyasa itibar edilmez,görüşüne dayanarak, faizin sadece hadiste adı geçen mallar arasında gerçekleşeceğini düşünmüşlerdir. Şafiîlerin, bu dört sınıfa diğer yiyecekleri kıyas yoluyla dahil etmelerine ise, “taam” kelimesinin Arap örfünde buğday manasına kullanıldığını ileri sürerek karşı çıkmışlardır.

Altın ve gümüşün dışında kalan felslerde, başta Ebu Hanife ve Şafiî olmak üzere, faiz tahakkuk etmeyeceği, aynı cins felsin bir biriyle fazlalıkla satılabileceği görüşündedirler (Merğınanî, ts.: II, 86). Bu görüşte olanlar, hadislerde para olarak sadece altın ve gümüşten bahsedilmesine dayanmaktadırlar.


FITIR SADAKASININ HÜKMÜ
Fıtır sadakası vermek Hanefîlere göre vacib,Bâzı fakîhler de sünnet olduğunu kabul etmişlerdir.

Diğer mezheplere göre ise farzdır.
İmâm Buhârî de,kitabında "Fıtr sadakasının farzlığı babı" şeklinde bahsetmesiyle, fıtr sadakasının farz olduğu kanaatini açıklamış oluyor.Buhari,fıtır sadakası:giriş

Delil:
İbn Umer (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) fıtr zekâtını müslümânlardan köle, hürr, erkek, kadın, küçük, büyük üzerine hur­madan bir sâ' yâhud arpadan bir sâ' olarak farz kıldı. Ve bu zekâtın insanların bayram namazına çıkmasından önce verilmesini emreyledi. Buhari,fıtır sadakası:1




FITIR SADAKASI MİKTARI
Hanefî mezhebine göre fıtır sadakası buğday, arpa, hurma ve kuru üzüm olmak üzere dört çeşit gıda maddesinden verilir. Buğdaydan -ki buna buğday unu ve kavut da dahildir-yarım sâ', diğerlerinden 1 sâ' fitre verilir.
Şafiî mezhebine göre fitre her çeşit hububattan, hurma ve kuru üzümden 1 sâ' olarak verilir. Ancak fitre ülkede veya mükellefin bulunduğu bölgede en çok tüketilen gıda maddelerinden biriyle ödenmelidir.


FITIR SADAKASININ ZAMANI
Hanefi’de Ramazan-ı şerifte verilir.Ramazandan önce ve bayramdan sonra da vermek caiz ise de, bayram namazından önce verilmiş olması daha çok sevaptır. 
Şafii’de Ramazan-ı şerifte verilir.Ramazandan önce ödenmez,
Maliki’de ve Hanbeli’de ise bayramdan en fazla bir iki gün önce ödenir daha önce  verilemez.
Not: Tüm mezhepler bayram geldiğinde fitrenin verilmiş olmasını tavsiye eder.


FITRAYI KİMLER VERİR?
Hanefi’de nisaba ulaşanın fıtra vermesi vacip, 
Diğer üç mezhepte, bir günlük yiyeceği olanın fıtra vermesi farzdır.

Hanefi’de hanımın fıtrasını kocası vermez,
Diğer üç mezhepte vermesi lazımdır.



FITRA VE KÖLE

Cumhurun görüşü:Tüm kölelerin zekatı verilir ve sahibi tarafından ödenir.
Delil:
İbn Şihâb ez-Zuhrî: Ticâret için hazırlanmış olan kölelerden, yılın sonunda, hem ticâret kıymetlerindeki zekât verilir, hem de bedenlerin zekâtı olan fıtr zekâtı verilir.Buhari:fitre zekatı:8

Ebu Hanife: Efendiye, ticâret kö­lelerinden dolayı fıtr zekâtı lâzım gelmez. Zîrâ bir malda iki zekât lâzım gel­mez.Ticaret kasdıyla tutulan kölenin kendisi de fıtır ödemez.Fakat hizmet için tutulan kölenin fıtrını sahibi öder.Ve bu hizmetçinin müslümân veyâhud kâfir olmasında bir fark görmemişlerdir...


Zahirîler:Aşağıdaki  hadîsin zahirîne bakarak hizmetçinin kendi kazancından kendisinin vermesi vâcibdir; efendisi hizmetçi­sine fıtr sadakasını kazanabilmek için izin verir. Nasıl namaz kılmak İçin izin vermek vâcib ise, bu da vâcibdir, demişlerdir.
Delil: İbn Umer (R) şöyle demiştir: Peygamber (S) fıtr sada­kasını yâhud ramazân sadakasını, erkek, kadın; hürr, memlûk ( köle) üze­rine hurmadan bir sâ' arpadan da bir sâ' farz kılmıştır. Buhari:fitre zekatı:8





ÇOCUK VE AKIL HASTALARI ZEKAT VERİR Mİ?
Ebû Hanîfeye göre; akıllı ve bâliğ olmayanlar, toprak ürünleri ve kamu hukukunun bir parçası olarak alınan zekât türü hariç, zekâtla mükellef değildir.

Fakihlerin çoğunluğuna göre ise akıl hastalarının ve çocuğun her türlü malları zekâta tâbidir. Bu borcu veli ve vâsileri öderler. Zekât vekâletle yerine getirilebilen malî bir ibadettir. Veli zekâtta çocuğun ve akıl hastasının vekilidir. Bu vecîbeyi yerine getirmede onun yerini almaktadır, dolayısıyla onlar adına zekât verir.


KADININ ZİYNET TAKILARI ZEKATA TABİ Mİ?
Şafii mezhebine göre kadınların aşırıya kaçmayacak miktarda takıları zekata tabi değildir. Kadının 200 miskali (818 gr.) aşmayan miktardaki takıları, aşırı miktarda sayılmadığı için zekattan muaftır.
Hanefi mezhebine göre kadının altın takıları 20 miskalden (80, 18 gr.) fazla olursa zekata tabi olur.
İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'e göre mubah olan kadın süs eşyası zekâta tâbi değildir.


DEĞİŞİK ÇEŞİTLERDEN AZ MİKTARLAR BİRLEŞTİRİLİNCE NİSAP MİKTARINA ULAŞIYORSA ZEKAT VERİLİR Mİ?
Şafii mezhebine göre:
Kişi her bir nisab miktarından az olan altını ile gümüşünü, nisabı tamamlamak için birbirine eklemek mecburiyetinde değildir. Mesela bir kişinin 10 miskal (40, 9 gr.) altını ile 100 dirhem (280,5 gr) gümüşü varsa bu ikisinin toplamı nisaba ulaşsa bile bu kişi zekat vermekle yükümlü olmaz.

Şafii mezhebi dışındaki diğer mezheplere göre her biri nisab miktarından az olan ama ikisinin toplamı nisaba ulaşacak miktarda altın ve gümüşe sahip bulunan bir kişi, bu altınları ile gümüşünün toplamından kırkta birini zekat olarak verir.


NİSAB MİKTARI
Şafii mezhebinde nisab miktarı altında 96.00 gramdır.96.00 gram altın karşılığı parası olan ve bu paranın üzerinden bir yıl geçmesi halinde , o malın kırkta birini fakir ve ihtiyaç sahiplerine vermekle mükelleftir.
Hanefide ise nisab miktarı:80.18 gram altındır.



ZEKAT FARKLI ŞEHRE GÖNDERİLİR Mİ?
Şafii: Zekat tahakkuk ettiği şehirlerdeki fakirlere verilmelidir. Başka yerlere gönderilmesi caiz değildir.
Hanefi mezhebine göre başka yere gönderilmesinde bir sakınca bulunmamaktadır.


TİCARİ MALIN ZEKATI AYNI MAL ÜZERİNDEN Mİ PARA OLARAK MI VERİLİR?
Şafii mezhebine göre Ticari malın zekat olarak çıkarılması caiz değildir.Zekat, ticari malın alındığı nakid (para) cinsinden çıkarılır.
Hanefi mezhebine göre mal olarak çıkarılmasında sakınca yoktur.



SENE BAŞINDA NİSABA ULAŞAN MAL SENE SONUNDA NİSAB MİKTARININ ALTINA DÜŞERSE ZEKATI VERİLİR Mİ?
Hanefîler'e göre; bir malda zekâtın farz olabilmesi için, o malın hem sene başında ve hem de sene sonunda nisaba ulaşmış olması şarttır. Bir kimse sene başında nisab miktarına ulaşan bir mala sahip olsa, bu mal sene içinde nisabın altına düşse, hatta tamamen tüketilse, fakat sene sonunda yine nisab miktarına ulaşsa, sene sonu hesabıyla zekâta tâbi olur. Meselâ demir ticareti yapan bir tüccarın deposunda sene başında yüz ton demir varken, sene içinde bunların bir kısmını satış yoluyla tüketse ve yerine elli ton demir alsa, sene sonundaki bu demir ile kasa mevcudunun zekâtını vermekle mükelleftir.

Şâfiîler'e ve Hanbelîler'e göre; nisabın bütün sene boyunca bulunması gerekir. Bir mal sene içinde nisabın altına düşerse, ona zekât vâcip olmaz. Bir kimse sene başında nisab veya nisab miktarını aşan bir mala sahip olsa, sene içinde satış ve hibe gibi yollarla bu mal nisabın altına düşse, o kimse nisab miktarı mala sahip olana kadar zekâtla mükellef değildir. Zekât miktarı mala sahip olduğu zaman sene geçme şartı tekrar başlar. Ancak sene içinde elde edilen ticarî kârlarla, sene içinde doğan hayvanlar bundan müstesnadır. Bunlar ana mallara tâbidir.


BORÇLU ZEKAT ÖDER Mİ?
Hanefiye göre; şahıslara olan borçlar zekât mallarının nisabını düşürürlerse, bu mallarda zekât gerçekleşmez, zekat ödemez. Ayrıca borç hangi neviden olursa olsun, toprak ürünlerinde zekâtın vücûbuna mani değildir.
İmam Şafiî'ye göre borç hiçbir malda zekâtın vücûbuna engel olmaz,zekat öder.
İmam Mâlik'e göre ise sadece para borcu zekâtın vücûbuna engeldir, nisabı düşürürse zekât farz olmaz.



EŞE ZEKAT VERİLİR Mİ?
İmam-ı Azam'a göre bir kadın, kocasına zekat veremez. Zira aralarında menfaat birliği vardır.Bir kimse, kendi zekatını fakir bulunan zevcesine( kadının geçimi zaten kocasının üzerinedir), usulüne (babasına, dedesine, anasına ninesine...) ve füruune (çocuklarına, çocuklarının çocuklarına...) veremez. İddet beklemekte olan boşanmış zevcesine de veremez. Çünkü buna vereceği zekatın yararı kısmen de olsa kendisine ait bulunmuş olur. Oysa bu yarar, tamamen kendisinden kesilmiş bulunmalıdır.

İmam-ı Ebu Yusuf ve Muhammed'e göre ise,kadın kocasına zekat verebilir.”(Camiu's-Sağir) (Büyük İslam İlmihali)
İmam Şafii ve İmam Malik'e göre ise, zengin bir kadın fakir olan kocasına zekat verebilir.



ALTININ NİSABI EKSİKSE GÜMÜŞTEN EKLENEREK NİSAP TAMAMLANIR MI?
Altın ve gümüş nisabdan az ise nisabı tamamlamak için biri diğerine ilâve edilir mi?
Hanefîler'e göre ilâve edilmelidir.
Şâfiîler ve Hanbelîler ise aksi görüştedir.



HANGİ TOPRAK MAHSÜLLERİ ZEKATA TABİDİR?
Ebû Hanîfe'ye göre, bütün toprak ürünleri zekâta tâbidir.
Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre, toprak ürünlerinin zekâta tâbi olabilmeleri için hububatta olduğu gibi bir sene -çürümeden- kalabilme özelliğine sahip olmaları gerekir.
İmam Mâlik ve Şâfiî'ye göre ise bir sene muhafaza edilebilen gıda maddesi özelliğine sahip toprak ürünleri zekâta tâbidir. Şâfiîler meyveden sadece hurma ve üzümün zekâta tâbi olduğu görüşündedir.
Ahmed b. Hanbel'e göre ölçülebilen, kurutulabilen, dayanıklı olan gıda maddeleri ve insanoğlu tarafından yetiştirilen bütün ürünler zekâta tâbidir. Ahmed b. Hanbel, zekâta tâbi mallarda gıda maddesi olma şartını aramamaktadır. Buna göre pamuk, keten gibi giyim eşyası yapılan maddeler de zekâta tâbidir.



TOPRAK MAHSULLLERİNDE NİSAP VAR MIDIR?
Fakihlerin çoğunluğu toprak mahsulleri zekâtında da nisabın şart ve nisabın beş vesk (=653 kg.) olduğu, bu nisaba ulaşmayan ürünlerin zekâta tâbi olmayacağı görüşündedir. Onlar bu görüşlerinde Hz. Peygamber'in "Beş veskten az (üründe) zekât yoktur " anlamındaki hadisine istinat ederler (Ebû Ubeyd, el-Emvâl, nr. 1422-1424).
Ebû Hanîfe'ye göre ise toprak mahsullerinde nisab şartı aranmaz. Ziraî ürünler ister az ister çok olsun zekâta tâbidir.
Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre, tarım ürünlerinin nisâbı 5 vesk, yâni 653 kg.’dır. Ancak bu miktarı aştıktan sonra öşre tâbî olur.



KİRALANAN ARAZİNİN ZEKATINI KİM VERECEK?
Mal sahibi hiçbir karşılık beklemeden (meccânen) tarlasını ekilmek üzere birine verse, çıkan mahsulün zekâtını bu şahıs öder. Arazi ekilmek üzere belli bir ücretle kiralanmış ise zekât ;

İmâm-ı Âzam'a göre ,arazi sahibinden,

Hanefîler'den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed (İmâmeyn) ile diğer üç mezhep imamına göre kiracıdan alınır.



YARICIYA VERİLEN ARAZİNİN ZEKATI
İmâm-ı Âzam'a göre arazi, yarıcılık (müzâraa) usulü kiralanmış ise mahsul vergisi yine mal sahibinden alınır, İmâmeyn'e ve çoğunluğa göre ise mal sahibi ve kiracı, hisselerine düşen mahsulün zekâtlarını ayrı ayrı öderler.


BALIN ZEKATI
Hanefî ve Hanbelî fakihleri bal da toprak mahsulleri gibi zekata tabidir.(1/10)

Şâfiî ve Mâlikî mezhebi fakihleri ise bu konuda sahih bir haberin mevcut olmadığını, balın süt gibi, bir hayvanın ürünü olduğunu, sütün zekâta tâbi olmadığında görüş birliği bulunduğunu, aynı şekilde balın da zekâta tâbi olmaması gerektiğini ileri sürerler.

Mustafa İslamoğluna ait şu görüş en tutarlısıdır:
Balın zekâtını 1/10 oranına göre tayin edip buna da söz konusu hadisi delil getirenler elmalarla armutları karıştırıyorlar. Zaten fakir işbu yüzden "tefakkuhlu fıkıh- tefakkuhsuz fıkıh" ayrımı yapıyor. Bu hadisin söylendiği ortamda bal üretiminin kahir ekseriyeti tabiatta arının ağaç kovuklarına insan emeği ve zahmeti olmaksızın yaptığı bal idi. Bugünkü zahmete, masrafa ve emeğe dayalı ticarî balcılığın onunla hiçbir benzerliği yoktur. Bugün bal üretimi sıradan bir emtia üretiminden farksız, hatta daha da zahmetlidir.
Netice: Bütün bu delillerden sonra diyebiliriz ki bugünkü ticarî balcılıkta bal üretimi diğer emtianın üretiminden farksızdır ve zekâtı 1/40 oranında (% 2.5) verilmelidir.



MADEN VE DEFİNELERİN (RİKAZ) ZEKATI
Madenler üç kısımdır:
Kati olup ateste eritilebilen, dökümü yapilabilen madenler: altin, gümüs, demir, bakir, kalay, nikel gibi.
Eritilmeye elverisli olmayan kati madenler: Kömür, kireç, yakut, alçi tasi ve elmas gibi.
Sivi halde bulunan madenler: Petrol, sudan elde edilen tuz, zift gibi

HADİS:"Defineye beşte bir nisberinde zekat vardir" hadis-i serifi, define ve madenlere zekat verilmesi gerektiginin delilidir. ( Buhari, Zekat:66; Müslim, Hudud:45 ; Tirmizi, Zekat:16 ; Ahkam:37 )

Hanefi mezhebine göre, bu üç grup madenden sadece birinci gruptakiler, yani isi ile eritilip sekillendirilebilen madenler zekata tabidir. bu mezhebe göre, madenler ganimet hükmünde oldugundan 1/5 nisbetinde zekat vermek gerekir. Eritilmeyen ve sivi olan madenlere ise, zekat vermek gerekmez.

Şafiiler ise, "Ey iman edenler! Kazandiklarinizin iyilerinden ve rizik olarak yerden size çikardiklarimizdan hayra harcayin. " ( Bakara Suresi 267.Ayet ) mealindeki ayeti bütün madenlere tesmil etmezler. Bunlara göre, sadece altin ve gümüs zekata tabidir (1/40), diger madenlere zekat düsmez.

Ahmed bin Hanbel ise bütün madenlerin ayetin sümulü içine girdigini, dolayisiyla zekata tabi oldugunu ifade eder.Ahmed bin Hanbel' e göre madenlerden 1/40 nisbetinde zekat alinir.

Imam Malik de, eğer emek ve masraf çok ise 1/40, emek ve masraf yok ise 1/5'inin zekat olarak verilecegi kanaatindedir.


MADENLERDE NİSAP MİKTARI:
Hanefi mezhebine göre nisap miktari şart degildir.Azi da , çogu da zekata tabidir.
Malikilere, Safiilere ve Hanbelilere göre ise, madenlerde de nisaba itibar edilir. Madenlerde nisap da altin ve gümüsün nisabi kadardir.

Madenlerin zekati ile ilgili diger bir husus da, zekatinin verilmesi için üzerinden bir yil geçmesi gibi bir şartın aranmadığıdır.

Hanefîler'e göre madenlerden alınan 1/5 nisbetindeki vergi fey hükmüne tâbidir, dolayısıyla kamu yararına olmak üzere devlet giderleri içinde sarfedilir.

Diğer mezhep imamlarına göre ise alınan vergi zekâttır ve Tevbe sûresinin 60. âyetinde gösterilen zekât sarf yerlerine harcanır.

NOT: Ahmed bin Hanbel ile Imam Malik in karma görüşü mantıklı görünüyor.Yani; tüm madenlere zekat ve zahmet yoksa 1/5 , varsa 1/40.



SU ÜRÜNLERİNİN ZEKATI
Su ürünlerinden humus (1/5) vermek gerekir, diyenler, deniz ürün­lerini kara ürünlerinden define ve mâdenlere benzeterek hükme varmaktadırlar.Hz. Ömer, İmam Ebû Yusuf, İbn-i Abbas , Haccac, İbn-i Şihab ez-Zührî, ve Hasan b. Ziyâd ,Halife Ömer b. Abdül-Aziz bu görüştedir.

Su ürünlerinden herhangi bir şey vermek gerekmediğini ka­bul edenler ise, bu konuda Hz. Peygamber'den gelen bir nas bu­lunmadığını, nas bulunmayınca böyle bir hüküm getirmenin müm­kün olmadığını ileri sürüyorlar.

Ebû Hanîfe yukarıdaki görüşünü kıyasa dayandırıyor. Balık için şöyle bir benzetme yapıyor: “Balık av cinsinden bir hayvan­dır. Karadaki av hayvanlarından zekât vermek gerekmediği gibi, su ürünlerinden olan balık türündende zekât vermek gerekmez”Anber'in zekâtı konusundaki görüşlerini ileri sürerken İmam Âzam Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed Şahabı sözüne dayanıyor­lar. Sözüne dayandıkları Sahabî İbn-i Abbas hazretleridir. İbn-i Abbas Hanber konusunda şöyle demiştir:

“O, denizin toplayıp dışa­rıya attığı bir şeydir. Ondan zekât olarak bir şey vermek gerek­mez.”Cabir, Ebû Hanîfe,İmam Muhammed bu görüştedir.

Not: İbni Abbasla ilgili iki farklı türde rivayet vardır.



HANGİ HAYVANLAR ZEKATA TABİDİR?
Sâime, senenin çoğunu meralarda otlayarak geçiren hayvanlara denilmektedir. Bunun karşılığı olarak yemle beslenen hayvanlara "ma'lûfe", ziraat, nakliyat gibi işlerde kullanılan hayvanlara da "âmile" adı verilmektedir.

Fakihlerin çoğunluğu, hayvanların zekâta tâbi olabilmeleri için aşağıdaki iki şartın aranmasında ittifak etmişlerdir. Senenin çoğunu otlaklarda otlayarak geçiren hayvanlar olmaları, besi hayvanı olmamaları.Ziraat, nakliyat vb. işlerde kullanılan (âmile) hayvanlardan olmamaları gerekmektedir.

İmam Mâlik bu konuda çoğunluğa muhalefet etmiş, ister sâime, ister besi, isterse çalıştırılan hayvan olsun hepsinin zekâta tâbi olacağı görüşünü savunmuştur.



ZEKAT ZAMANI GELMEDEN ÖDENEBİLİR Mİ?
Fakihlerin çoğunluğu,  zekâtın vücûb sebebi nisab bulunduğu takdirde kişinin zekâtını vaktinden önce ödeyebileceğini söylemişlerdir. Ebû Hanîfe, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel bu görüştedir.
İmam Mâlik ile Dâvûd ez-Zâhirî ise, mal ister nisaba ulaşsın ister ulaşmasın vaktinden önce zekâtının verilmesinin câiz olmadığı görüşündedir. Bu iki müctehide göre, sene geçme şartı (havl) nisab gibi zekâtın vücûb şartlarından olup, nasıl namaz vaktinden önce kılınmazsa zekât da vaktinden önce ödenemez.



ZEKATIN DAĞITIMINI KİM YAPAR?
Hanefîler, Hz. Osman dönemindeki uygulamayı esas alarak, açık mallardan alınacak zekâtın toplama ve dağıtım yetkisinin devlete ait olduğu, gizli malların zekâtının ise bizzat mükellef bireyler tarafından ödeneceği şeklinde bir yaklaşımı benimsemişlerdir.

Şâfiîler, gizli malların zekâtının bizzat mükellef birey tarafından ödeneceği görüşünde Hanefîler'le birleşir. Fakat, açık malların zekâtı konusunda biri bunun devlet tarafından toplanıp dağıtılabileceği, diğeri, gizli malda olduğu gibi, mükellef birey tarafından yerine getirileceği şeklinde iki görüş bulunmaktadır.

Mâlikî mezhebine göre ise, zekâtın ilke ve amaçları doğrultusunda yapılmış düzenlemelere tam riayet şartıyla, zekât borçları doğrudan devlete ödenir.

Hanbelîler ise bu konuda bir ayırım ve tercih yapmaksızın, zekât borçlarının devlete verilebileceği gibi, doğrudan hak sahiplerine de ulaştırılabileceğini söylemişlerdir.


HAC


SAĞLIKLI OLMAYANA HAC FARZ MIDIR?
Ebû Hanîfe ve Mâlik, sağlıklı olmayı hac yükümlüsü olmanın şartı olarak gördüklerinden bunlara göre sağlıklı olmayan kimseler hac yapmakla mükellef değildir; dolayısıyla yerlerine vekil göndermeleri de gerekmez.

Hanefî imamlardan Ebû Yûsuf ve Muhammed ile Şâfiî ve Hanbelî hukukçularına göre ise, haccedecek mali imkanı olan kişilerden , fiilen haccetmeye engel teşkil eden bir hastalık veya sakatlığı bulunanlar, yerlerine vekil göndermeli veya bunu vasiyet etmelidirler. Fiilen hac etmeye engel hastalık ve sakatlıklar arasında, genel olarak, körlük, kötürümlük ve hac yolculuğuna dayanamayacak derecede hastalık veya yaşlılık durumları gösterilmiştir.



KADIN TEK BAŞINA HACCA GİDEBİLİR Mİ?
Hanefî mezhebine göre, haccedebilmek için seferîlik hükümlerinin uygulanacağı bir mesafeyi katetmek durumunda olan kadınlar tek başlarına hac yolculuğuna çıkamazlar."yanlarında eşlerinin veya bir mahremlerinin bulunması" şarttır.Tek başına yapamaz.Çünkü yaya olarak üç günlük(üç konaklık) (100 km) mesafeyi kadın tek başına gidemez.

DELİL:
«Allah (cc)'a ve ahiret gününe inanan bir kadına, yanında kocası ve mahremi olmak­sızın üc günden fazla yolculuk yapması haramdır» hadisi ve Ibn-i Abbas (ra)'tan rivayet edilen, «Resulullah (sav) bir gün hutbede, «Kadın, mah­remi olmaksızın yolculuk yapmasın» buyurdu. Bir sahabî ayağa kalkarak, «Ya Resulullah (sav) orduya katılmak için hazırlanıyorum. Hanımım İse hacc yapmak İstiyor,» deyince, «Sen, hanımınla hacc yap» buyurdu»
"Hiçbir erkek, yanında mahremi bulunmayan kadınla tenhada başbaşa kalmasın. Hiçbir kadın yanında mahremi bulunmadan sefe­re çıkmasın."(Buhari-Müslim îbn Abbas(ra) 'dan rivayet etmiştir.)

Şâfiî mezhebinde ise katedilecek mesafeden ziyade yol emniyeti ve kadınların güvenliği esas alındığından koca veya başka bir mahremin bulunması şart koşulmamış, bunun yerine kadınların bunu sağlayacak şekilde ağırlıklı görüşe göre üç kadının yer aldığı- bir grup oluşturmaları yeterli görülmüştür. Bununla birlikte iki kadının hatta kendini güvenlik içinde hissediyorsa bir kadının -sadece- farz olan hac görevini yerine getirmek için tek başına yola çıkması câiz görülmüştür.
Bir kadın, haccda birkaç kadınla birlikte olursa -namus emniyeti sağlanmıştır- yanında mahremi ve kocasının bu­lunması haccın vücup şartlarından değildir.

DELİL:
Imâm-i Şâfî ve Mâlik ise mahremin bulunmasını şart olarak görmezler. Onlar da delil olârak şu âyet-i kerime`yi gösterirler: "Beytullah`ı haccetmek, ona yol bulabilenler için, insanlar üzerinde Allah`ın bir hakkıdır." (3/97) Bu âyet; mahremi olan ya da olmayan diye ayrılmıştır (umumidir). Binaenaleyh, maddi imkânı ve en az iki güvenilir kadın arkadaşı bulunan kadın da farz olan haccına gitmelidir derler.
İkinci halife Hz Ömer zamanında Hz Aişe validemizin mahfel içinde yanın­da mahremi bulunmadığı halde başka kadınlarla hacc ettiğini de de­lil olarak göstermişlerdir.


Mâlikî mezhebine göre ise, kocası veya bir mahremi bulunmayan yahut ücretle bile olsa kendisiyle birlikte hacca gelmeyen bir kadın, güvenli bir kafile ile birlikte, bu kafilede başka kadınların bulunup bulunmaması dikkate alınmaksızın hac yolculuğuna çıkabilir.




HACCIN FARZLARI KAÇTIR?
1- "İhrama girme"
2- "Arafat vakfesi"
3- "Ziyaret tavafı
4- "Say yapmak"
5- "Saçları traş etmek"


Hanefîler: İlk üç maddedir.
Mâlikî ve Hanbeli: İlk dört maddedir.
Şâfiîler: Beş madde de farzdır.Bu rükünler yerine getirilirken ilk üçünde sıraya riayet etmenin de farz (rükün veya şart) olduğunu söylemişlerdir. Rükünlerin tamamı, usulüne göre yapılmadıkça, ceza ve kefâret ödemekle hac sahih olmaz. Eksik kalan rüknün tamamlanması veya haccın kazâsı gerekir.




İHRAMA GİRMEK İÇİN ŞART NEDİR?

1- Niyet
2-Telbiye

Hanefîler: İlk iki maddedir.
Mâlikî ve Hanbeli, Şâfiîler:Niyyet yeterlidir



İHRAMA GİRME ZAMANI
Hac ayları girmeden hac menâsikinden hiçbiri yapılamaz. Ancak ;
Hanefî ve Mâlikîler'e göre, mekruh olmakla birlikte henüz hac ayları başlamadan ihrama girmek câizdir.
Şafilere göre bu durumda hac geçersiz olur.Yapılan hac umre yerine geçer.



HAREM BÖLGESİNE İHRAMSIZ GİRİLİR Mİ?
Hanefi ve Malikilere göre, ister hac ve umre, ister ticaret ve ziyaret gibi başka maksatlarla olsun, doğrudan Mekke'ye veya Harem bölgesine girecek olan afakîlerin mîkat sınırını geçmeden ihrama girmeleri vaciptir. Çünkü ihram bu kutsal beldeye tazim için vacip kılınmıştır. Bu konuda hac ve umre için gelenlerle, başka maksatlar için gelenler arasında fark yoktur. Bu durumda olan afakîler, usülüne göre hac veya umre yaptıktan sonra ihramdan çıkarlar.

Şafiî Mezhebinde ise, hac veya umre kasdı olmadığında; afakîlerin Harem bölgesine veya Mekke'ye ihramsız girip çıkmaları caizdir.



ARAFAT'TA VAKFENİN VAKTİ NE ZAMANDIR.?
Üç mezhep: Zeval vaktinden yani güneşin tepe meridyeni üzerine geliş vaktinden bayramın ilk günü "fecr-i sâdık" denilen tan yerinin ağarmaya başladığı zamana kadar geçen süredir.

Hanbelîler'e göre vaktin ilk anı, arefe günü fecr-i sâdık ile başlar. Hanbeliler vakti daha erken başlatmaktadır.



ARAFAT'TA NE KADAR DURMALI?

Hanefîler'e göre arefe günü gündüz Arafat'ta bulunanların, mazeretsiz olarak güneş batmadan önce Arafat'tan ayrılmamaları vâciptir. Mazeretsiz olarak ayrılan kimse, henüz güneş batmadan bu bölgeye tekrar dönerse, bir şey gerekmez; aksi halde ceza (dem) gerekir.Fakat gündüz Arafat'ta bulunmayıp güneş battıktan sonra gelenlere bir ceza gerekmez.

Hanbeli ve Şâfiîler'e göre, güneş batmadan ayrılanlara da ceza gerekmez.

Mâlikî mezhebinde ise, gecenin bir cüzünde Arafat'ta bulunmak vakfenin sıhhat şartıdır. Güneş batmadan Arafat'tan ayrılıp bir daha dönmeyen kişinin haccı bâtıl olur.Gündüzün çok az da olsa bir kısmında Arafat'ta bulunmak Mâlikîler'e göre vâciptir. Süresi içinde kısa da olsa bir müddet Arafat'ta bulunamayanlar hacca yetişememiş olurlar. Daha sonraki senelerde yeniden haccetmeleri gerekir.


ZİYARET TAVAFI NE ZAMAN BAŞALAR?
Hanefî ve Mâlikîler'e göre ziyaret tavafının vakti bayramın ilk günü fecr-i sâdıktan itibaren başlar.
Şâfiî ve Hanbelîler'e göre ise ziyaret tavafının vakti, arefe günü gece yarısından itibaren başlar.
Delil:
Hz.Aişe’den rivayet edilmiştir: “Peygamber aleyhisselatu vesselam Kurban bayramının ilk gecesinde eşi Ümmü Seleme‘yi (önceden) gönderdi. O da fecr-i sadıktan önce şeytanı taşladı, sonra da gidip ziyaret tavafını yaptı.”Ebu Davud, Menasik, 66, II, 481.


ZİYARET TAVAFININ SON SÜRESİ NE ZAMAN BİTER?
Ebû Hanîfe'ye göre Ziyaret tavafı ilk vaktinden sonra her zaman yapılabilirse de( ancak vacip terk edildiği için dem gerekir)   bu tavafın kurban kesme günlerinde, yani bayramın üçüncü günü güneş batıncaya kadar yapılması gerekir;
Mâlikîler'e göre ise zilhiccenin sonuna kadar yapılması vâciptir. Mazeretsiz olarak daha sonraya bırakılırsa ceza (dem) gerekir.
Şâfiî ve Hanbelîler ile Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise, ziyaret tavafının bayramın ilk üç gününde yapılması vâcip değil, sünnettir. Mazeretsiz olarak daha sonra yapılması mekruh ise de ceza gerekmez.



MİNA'DA GECELEMELİ MİDİR?
Hanefî mezhebinde, şeytan taşlanan günlerde Mina'da gecelemek sünnettir.
Diğer üç mezhepte ise, mazereti olmayanların bu gecelerden her birinin yarıdan çoğunda Mina'da bulunmaları vâciptir. Aksi halde ceza gerekir.



HACDA TELBİYEYE NE ZAMAN SON VERİLİR?
Hanefî ve Şafiî Mezheple­rine göre Akabe cemresine ilk taş atılınca, telbiyeye son verilir; bu anda telbiyelere cevap verilmiş olur.

Maliki Mezhebine göre, arefe gününün zevalinden itibaren telbiyeye son verilir. Çünkü o gün, Arafat'ta vakfe yapmakla en bü­yük rükün yerine gelmiş, dolayısıyla telbiyeye cevap verilmiş olur.




ŞEYTAN TAŞLAMANIN GÜN İÇİNDEKİ VAKTİ NE ZAMANDIR?
Taşlamanın gün içindeki başlama vakti tartışmalıdır:

Hanefi Mezhebine göre, taşlama, mutlaka fecirden sonra yapılır.
Şafiî Mezhebine göre, şeytan taşlamanın vakti, bayram ge­cesinin yarısından başlar, teşrik günlerinin sonuna kadar devam eder.
Maliki Mezhebine göre, teşrik günlerindeki taşlamaların vakti, her gün zevalden güneş batana kadarki zamandır. Taşla­mayı zevalden önce yapmak sahih değildir; iade edilmezse dem ge­rekir; her gün öğle namazından önce taşlama yapmak menduptur.
Hanbelî Mezhebine göre, taşlama, Arafat'ta vakfe yaptıktan sonra gece yarısından başlar; bununla birlikte, teşrik günlerindeki taşlamaları zevalden önce yapmak sahih değildir.
Zeydiye Mezhebinin Hâdeviye koluna göre, gücü yeten, fec­rin doğuşundan sonra taşlar, mazereti bulunanlar gece yarısından itibaren taşlayabilir.
Sevrî ve Nehaî'ye göre, gücü yetenler, güneş doğduktan sonra taşlama yaparlar.



ŞEYTAN TAŞLAMAYANIN CEZASI?
Teşrik günlerinde remyu'l-cimar işlemini yapmayanlara, daha sonra bunu yapmaları gerekmez:

Malik'e göre, taşlamanın bütününü veya bazısını, ya da bi­rini terkedene dem gerekir.
Ebu Hanife'ye göre, bütünü veya sadece akabe cemresindeki taşlama terkedilirse dem; bir veya daha fazla cemre terkedilirse, her biri için bir fitre gerekir.
Eş-Şafiî'ye göre, biri için bir, ikisi için iki müd buğday tasadduk etmek, üçü için dem kesmek gerekir.
Sevrî de eş-Şafiî'nin görüşündedir; ancak Sevrî'ye göre, dördüncüde dem (Küçük baş hayvan) gerekir.
Zahirî Mezhebine göre, cemrelerin terke dil meşinden dolayı hiçbir ceza gerekmez.




VAKTİNDE ATILAMAYAN TAŞLARIN KAZASI
Ebû Hanîfe ve İmam Mâlik'e göre, vaktinde atılamayan taşlar, taşlama süresi içinde kazâ edilse de cezası düşmez. Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e göre ise taş atma süresi içinde kazâ edildiği takdirde ( bayramın son günü ,en son vakittir)cezası düşer.

Şâfiî ve Hanbelîler'e göre ise vaktinde atılamayan taşlar bayramın dördüncü günü güneş batmadan önce atıldığı takdirde, kazâ değil, eda sayılır. Gecikmeden dolayı ceza da gerekmez.



ŞEYTAN TAŞLANDIKTAN SONRA TIRAŞ, KURBAN NEREDE , NE ZAMAN VE SIRASI NASIL OLMALIDIR?
Hanefî Mezhebine göre, ihramdan çıkabilmek için, bay­ram günlerinde ve Harem bölgesinde tıraş olmak vaciptir. Bu gün­lerde tıraş olmadıkça ihramdan çıkılmaz; Harem bölgesi dışında tıraş olunursa kurban kesmek gerekir.

Ebu Yusuf’a göre, tıraş için belli bir zaman ve yer yoktur; eş-Şeybani'ye göre belli yer vardır, fakat zaman yoktur; Züfer'e göre belli zaman vardır, yer yoktur; Ebu Hanife'ye göre, hem belli zaman ve hem de yer vardır. Tıraş bayram günlerinden sonra ve Harem dışında yapılınca, Ebu Hanife'ye göre dem gerekir; Ebu Yusuf’a göre dem gerekmez; eş-Şeybani'ye göre Harem, Züfer'e göre bayram günleri dışında tıraş olunduğu için dem gerekir.
İmam Malike göre, akabe cemresini taşlamazdan önce tıraş olana fidye gerekir; Fakat akabe cemresini taş­ladıktan sonra, kurbandan önce tıraş olana, Malik'e göre hiçbir ceza gerekmez

Eş-Şafiî, Ahmed b. Hanbel, Davud ez-Zahirî ve Ebu Sevr'e göre, hiçbir ceza gerekmez. ; Ebu Hanife'ye göre, taşlamadan veya kurbandan önce tıraş olana dem, -kıran haccı yapıyorsa iki dem- gerekir; Zü­fer'e göre, kıran haccı yapana üç dem gerekir. Taşlama yapmadan önce kurban kesene hiçbir ceza gerekmez;

Delil:
Abdullah b.Abbas (r.a) tan rivayet edilmiştir:
Sahabeden biri Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam'a;
-”Şeytan taşlamadan ziyaret tavafını yaptım, (olur mu?)” diye sordu. Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam,
“Zararı yok, (olur)” cevabını verdi. Bir başka sahabi,
-”Kurban kesmeden tıraş oldum, (olur mu)” diye sordu. Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam,
-”Zararı yok, (olur)” buyurdu. Bir başka sahabi,
-”Şeytan taşlamadan kurban kestim (olur mu) diye sordu. Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam,
-”Zararı yok (olur) buyurdu” (Buhârî, Eyman ve’n-Nüzur, 15, VII, 226.)




SAÇIN NE KADARI TRAŞ EDİLMELİDİR?
Hanefîler'e göre saçların tıraş edilmesi veya kısaltılmasında vâcip olan miktar, başın en az dörtte birindeki saçlardır. Başın sadece dörtte birinde veya daha az kısmında saç varsa, hepsinin tıraş edilmesi veya kısaltılması gerekir. Ne kadar kısmında olursa olsun, saçların tamamının tıraş edilmesi veya kısaltılması ise sünnettir.

Şâfiîler'de, vâcibin ifası için üç tel saçın tıraş edilmesi veya kısaltılması yeterlidir.
Mâlikî ve Hanbelîler'e göre ise saçların tamamının tıraş edilmesi veya kısaltılması vâciptir.



VEDA TAVAFININ HÜKMÜ
Hanefî mezhebinde vedâ tavafının Mekke'den ayrılırken yapılması daha faziletli ise de önceden yapmak da câizdir.Veda tavafını yaptıktan sonra hemen Mekke’den ayrılmak sünnet ise de ayrılmayıp bazı işlerle meşgul olsa yeniden veda tavafı yapması gerekmez.
Hanbelîler'e göre, vedâ tavafı Mekke'den ayrılırken yapılır. Aksi halde iadesi gerekir.
Şafii mezhebine göre, veda tavafının, bütün işler bitirildikten sonra tam yola koyulmak üzere iken yapılması ve yapıldıktan hemen sonra dönüş yolculuğuna başlanması vaciptir.Aksi halde iadesi gerekir.
Mâlikîler'e göre ise vedâ tavafı vâcip değil sünnettir.
HANGİ TÜR HAC DAHA FAZİLETLİDİR?
Bunların fazilet bakımından sıralanışı ;

Hanefîler'e göre kırân, temettu‘, ifrad;
Mâlikîler'e göre ifrad, kırân, temettu‘;
Şâfiîler'e göre aynı yıl arkasından umre yapmak şartıyla ifrad, temettu‘, kırân;
Hanbelîler'e göre ise temettu‘, ifrad, kırân şeklindedir.

Bu görüş ayrılığının sebebi, Hz. Peygamber’in yaptığı haccın eda biçimine ilişkin rivayetlerin farklı olmasıdır.




MEKKELİLER TEMETTÜ HACCI YAPABİLİR Mİ?
Üç mezhebe göre, Mekkeliler, temettü haccı yapabilir, fakat hedy ve oruç gerekmez.
Malik'e göre, Mekkelilerin temettü haccı yapması mekruh­tur.





KADINLAR ÖZEL HALLERİNDE KABEDE HACCIN TAVAFINI YAPABİLİR Mİ?
Cumhura göre taharet tavafın sahih olmasının şartıdır. Bu durumda adetli iken tavaf cumhura göre sahih değildir.

Hanefîlere göre ise tavafın vâciplerindendir. Bu durumda yapılan tavafın iadesi vaciptir. İade edilmediği takdirde de bedene gerekmektedir.

Bu hususta Hz. Âişe (ra)'den rivayet edilen hadis-i şerifin anlattığı son derece açıktır. Normal durumlarda adetli bir hanım, âdeti sona erinceye kadar Kabe'yi tavaf edemeyecektir. Bu durumda farz tavaf için refakatçisi yanında kalacak, temizlenip tavafını yaptıktan sonra beraberce döneceklerdir.

Hz. Safiyye (ra) ile ilgili olarak anlatılan şu olay da bu hususta nasıl hareket edileceğini göstermektedir: Buhârî'nin Âişe validemizden naklettiğine göre, o, Resûlullah'a şöyle söylemiş: "Ya Resûlallah! Safiye bint Huyey hayız oldu." Bunun üzerine Resûlullah, "Demek o bizi alıkoyacak? Sizinle tavaf yapmadı mı?" diye sormuş; "Evet, bayramın birinci günü yaptı" demişler. Bunun üzerine "O zaman yola çıksın" buyurmuşlar.

Bu rivayetten şu anlaşılmaktadır: Şayet farz tavafı yapmamış olsaydı, Resûlullah eşinin âdetinin bitmesini bekleyecek, âdeti bitip tavaf yaptıktan sonra hareket edecekti.

Geçmişte asırlar boyu uygulama hep böyle olmuştur. Selef böyle hareket etmiş, ilim adamları da böyle söylemişlerdir. Âlimler hac emîrine hayızlı kadınlar temizlenip tavaf yapıncaya kadar kalmasını emretmişlerdir.

İbni teymiyye: Hayızlı kadın, hac menâsikinden güç yetirebildiğini yapar, yapmakta aciz kaldığı kısımlar ise sakıt olur. Dolayısıyla kadın temiz halde yapma imkânı bulamadığı zaman adetli halde ziyaret tavafını yapar. Tıpkı ihrama girerken gusül yaptığı gibi bu halde iken tavaf yapacağı zaman da gusül yapması uygun olur. Hatta bu konumda gusül yapması, ihrama girerken yaptığı gusülden daha önceliklidir. Tavafa gideceğinde akıntı olmaması için gerekli tedbiri alır ve gider tavafını yapar. Bu hususu ele alan nasların ve benzer temel kuralların gösterdiği budur. Bunda temel kurallara bir aykırılık yoktur.

'Hayızlı kadın, tavafın dışında hac menâsikinin tamamını yapar.' hadisi gibi naslar, tavaf için taharetin farz olduğunu göstermektedir. Tıpkı Hz. Peygamber (sas)'in 'Birinizin abdesti bozulduğu zaman, abdest alana kadar namaz kılmasın' hadisi ve benzerlerinde olduğu gibi bunlar, mutlak olarak far-ziyyeti gösterir. Malumdur ki, 'Gücünüz yettiği kadar Allah'a karşı takva sahibi olun' âyetinde olduğu gibi bütün bunların farz oluşu, güç yetirebilme şartına bağlıdır. Allah Resulü (sas) şöyle buyurmuştur: 'Size bir şey emrettiğim zaman, onu gücünüz yettiği kadar yerine getirin.'

Diğer taraftan tavafta taharet nihayet şarttır. Malûmdur ki, namazda şart oluşu, tavafta şart oluşundan daha tekitlidir. Bununla beraber bu şart namazda zaruret durumunda veya yerine getirilmekten aciz kalındığında düşebil-mektedir. Sözgelimi özür kanaması olan kadın, devamlı idrar damlaması olanlar ve benzeri mazeretliler, Müslümanların ittifakıyla tavaf yapabilmekte ve namaz kılabilmektedirler. Halbuki hades, onlar hakkında da hadestir. Şu var ki, arada fark vardır. Bu fark, özürdür. Durum böyle olunca ve bu çerçevede namazın şartları acizlik halinde düştüğüne göre, aynı şekilde acizlik durumunda tavafın şartlarının düşmesi daha öncelikli ve daha uygundur(...).

Kadına bu durumda ceza kurbanı gerekmesi meselesine gelince, bizim teveccüh ettiğimiz görüş, ona ceza kurbanı gerekmemesi yolundaki görüştür. Çünkü Müslüman, vacibi herhangi bir kusuru olmaksızın terk ettiği zaman ona ceza kurbanı gerekmez. Hayızlı tavaf farzını terkte herhangi bir kusur göstermemiştir. Çünkü tavafa engel olan şey, yani hayız, kendi isteğiyle veya iradesiyle meydana gelmemiştir. Dolayısıyla ceza kurbanı gerekmez."

İbn Kayyim el-Cevziyye (ibni teymiyyenin öğrencisidir) : “Hac ibadetinin ifa edildiği ilk zamanlarda hacca gelen kafile, bireylerinin hepsi görevlerini bitirmedikçe memleketine dönmezdi. Mesela kafileden bir kadın hayız görür de tavafını yapamazsa kafile o kadının hayızdan temizlenmesini bekler, kadın temizlenir tavafını yapar ondan sonra memleketlerine dönerlerdi. Fakat günümüzde durum böyle değildir. Dünyanın bir köşesinden ibadet için hacca gelmiş bir kadın, tavaf günlerinde hayızlı olursa tavafını yapamaz. Fakat hayızdan temizleninceye kadar kafilesi onu beklemeyebilir, ülkesine döner. Kadın da onlardan ayrılamayacağına göre, tavaf yapmadan ülkesine dönme tehlikesi ile karşı karşıya kalır. O zaman burada bir zaruret durumu vardır. Ve zaruretler haramları mubah kılar. Eğer kafile, kadının temizleneceği güne kadar Mekke’de kalacaksa kadın temizleninceye kadar haccın tüm gereklerini yerine getirir ama tavaf etmez. Temizlendiği zaman tavafını yerine getirir. Fakat kafile kadının temizleneceği zamana kadar Mekke’de kalmayacaksa o zaman kadın hayızlı olduğu halde ziyaret tavafını yerine getirir.” (İbn Kayyım el-Cevziyye, İ’lamu’l-Muvakkıîn, Beyrut, 1986, c. 3, s. 25-40)




SAFA MERVE TEPELERİ SAY YAPMANIN HÜKMÜ NEDİR?

Fakihler, Safa ile Merve arasında sa´y yapma hususunda üç kısma ayrılmışlardır.

1. Sa´y yapma. Haccın rükünlerindendir. Kim say yapmazsa, Haccı batıl (geçersiz)dir. Bu, Şafiî ve Maliki mezheblerinin görüşü olduğu gibi imam Ahmed bin Hanbel (ra)´in iki rivayetinden birisidir. Onlar da. Saha­belerden İbn-i Ömer (ra), Cabir (ra) ve Aişe (r.anha)´dan rivayet etmiş­lerdir.

2. Safa ile Merve arasında sa´y yapma, rükün değil. Haccın vaclblerindendir. Hacı. sa´y yapmayı terkederse, kurban (koyun veya keçi) ket»-mesi lazımdır. Bu görüş, imam-ı Azam Ebu Hanife (ra) ile İmam Sevrl (ra)nindir.

3. Sa´y yapmak, vacib değil, sünnettir. Bir kimse sa´y yapmayı terke-derse hiçbir şey lazım gelmez. Haccı tamamdır. Bu görüş, sahabelerden Ibn-i Abbas (ra) ve Enes bin Malik (ra)indir. imam Ahmed bin Hanbel (ra)´den de böyle bir görüş rivayet edilmiştir.

Birinci görüşün (Şafiî ve Maliki´nin) delilleri:

A. Resulullah (sav)´ın; «Sa´y yapınız. Zira Allah (cc), muhakkak onu size farz kılmıştır.» hadisidir.

B. Resulullah (sav)´ın Veda Haccında Safa ile Merve arasında sa´y yaptığı sabittir. Hatta o. Safa tepesine yaklaşırken; «Şüphe yok ki «Safa» İle «Merve» Allah´ın şeairindendir...» âyetini okuyarak sa´y yapmaya baş­lamış ve «Siz sa´y yapmaya Allah (cc)´ın başladığı âyette önce Safa ke­limesi geçer ile başlayınız» buyurmuştur.

Resulullah (sav), Hacc esnasında Sa´yın 3di şavt Safâ´dan Merve´ye 4 gidiş, Merve´den Safa´ya 3 gidiştir . Haccını tamamladıktan sonra saha­belere «Benden Haccın menâsikinj öğreniniz» buyurarak kendisine uyulmasını emretmiştir. O´nun bu emri, sa´y yapmanın farz olmasından dola­yıdır ve Haccın rükünlerinden olduğuna işarettir.

C. Müslim, Hz. Aişe (r.anha)´nin; «And olsun Safa ile Merve arasında sa´y yapmayan kimsenin haca tamam değildir.» buyruğunu rivayet etmiştir.
Aişe (r.anha), şöyle demiştir: "Rasûlüllah (s.a.s) Safa ve Merve arasında sa'y etmiştir. Müslümanlar da aynı şekilde sa'y ettiler. Böylece sa'y sünnet olmuştur." Ömrüme yemin olsun ki; Allah Teâlâ, Safa ile Merve arasında sa'y etmeyenin haccını kabul etmez" (Müslim, Hac, (43) 260).

Habibe binti Ebi Şecra'dan rivayet edilen bir hadiste de şöyle denilmektedir: "Kureyş'ten kadınlarla birlikte Ebû Hüseyin'in ailesinin evine girdik. Rasûlüllah (s.a.s), Safa ile Merve arasında sa'y ediyordu. Biz de ona bakıyorduk. Sa'y'ın şiddetinden elbisesi beline dolanmıştı ve hatta ben dizlerini gördüğümü bile söyleyebilirim. O, sa'y yaparken şöyle diyordu:
"Sa'y ediniz. Zira Allah onu sizin üzerinize yazmıştır (farz kılmıştır) ". Buna göre, Sa'y, hac ve umrede Beytullah'ı tavaf etmek gibi haccın rükünlerindendir (İbn Kudame, a.g.e., aynı yer, Seyyid Sabık, Fıkhu's-Sünne, Terc. Tayyar Tekin, İstanbul 1987, II, 143).

D. Alimlere göre, Safa ile Merve arasında sa´y yapma şavtlarına yal­nız Harem-i Şerifin bir bölgesinde müsaade edilmiştir. Onlar da Beyti ta­vaf etme gibi, Hacc ve Umrenin rükünlerindendir.

İkinci görüşün (Ebu Hanife ve İmam Sevri´nrn) delilleri:
İmam-ı Azam Ebu Hanife (ra) ile İmam Sevri (ra), sa´y yapmanın Haccın rükünlerinden değil, vaciblerinden olduğunu şu âyet ve hadisler­den aldıkları delillerle isbat etmişlerdir.

A. «Bunları (Safa ile Merve) güzelce tavaf etmesinde üzerine bir beis yoktur...» âyetinden, onları tavaf edenler için bir günahın olmadığı anla­şılır. Âyetin ifadesi, sa´y yapmanın rükün olduğuna değil, mubah olduğu­na işarettir. Resulullah (sav)´ın sa´y yapması, bizlere onu vacib kılmıştır. Şu halde sa´y yapma; müzdelife vakfesi, şeytan taşlama ve kudüm tavafı gibi, terki kurban kesme ile telâfi edilen hacc vaciblerindendir.

B. Şâ´bi´nin rivayet ettiği şu hadistir: «Ben (Urvet bin Müdris et-Tâî) Muzdelife´de Resulullah (sav)´ın huzuruna vararak; «Ya Resulullah (sav). Tayyi dağından geliyorum. Yol güzergahındaki tüm dağ ve tepelerde vakfe (durup, dua) ettim. Benim için başka bir hacc yapmak var mıdır » dedim O; «Her kim. bizimle şu namazı —Muzdelife´de akşam namazını yatsıya tehir ederek, her ikisini beraber kılma— eda eder. Muzdelife´de vakfeye durur ve arefe günü Arafat´ta gece veya gündüz vakfe yaparsa. Haccını tamamlar» buyurdu».

Bu hadisten delil çıkarma iki açıdan olabilir. Birisi, bu hadiste Safa ile Merve arasında sa´y yapma yoktur. Diğeri, sa´y yapmak Haccın farz ve rükünlerinden olsaydı, Resulullah (sav)´ın, hadiste adı geçen şahsa açıklaması gerekirdi. Zira Resulullah, o´nun Haccın rükünlerinden haber­dar olmadığını biliyordu.

Üçüncü göriişi´n (İbn-i Abbas (ra), Enes bin Malik (ra) ve İmam Ah-med bin Hanbel´ (ra)´in bir rivayeti) delilleri:

Sa´y yapma, haccın vacib ve rükünlerinden değil, sünnetlerindendlr. 0 görüş sahiplerinin delilleri şunlardır:

A. «...Kim gönlünden koparak (vacib olmayan amellerden) bir hayır İşlerse (mükafatını görür). Çünkü Allah, taatlerin ecrini veren, (her şeyi de) hakkıyla bilendir.» âyeti, sa´y yapmanın haccın farz veya vaciblerinden değil, açıkça sünnetlerinden olduğunu gösterir. Bir kimse, bu âyetin zahirine göre sa´y yapmayı terkederse haccında bir noksanlık olmaz ve terkinden Mürü de ceza kurbanı terettüp (vacib değil) etmez.

B. «Hacc, arefe´dir» hadisi, arefe vakfesini yapan kimsenin haccının tamam olduğuna işarettir. Bu ise, hacc amellerinin tamamlandığını göste­rir. Bazı hususlarda bir kısım ameller terkedilse dahi, asıl farzlar işlendiği için hacc tamamlanmıştır bu görüş sahiplerine göre.





TEMETTÜ HACCINDA KURBAN BULAMAYAN ORUCUNU NASIL TUTMALI?

Imam-ı Azam (ra)´a göre kişi bu orucu, hacc aylarında tutar. Yani umre­sini bitirdikten sonra hacc için ihrama girmeden önce orucunu tutar. Fa­ziletli olan. Zilhicce, ayının 7,8,9. günleri tutulmasıdır.Hanefiler, «hacta üç gün» ifadesinden mak­sat, hac aylandır der.

İmam Şafiî (ra)´ye göre ise kişi bu orucu yalnız hacc niyetiyle ihrama girdiği günden bay­rama kadar ki zamanda tutar.Şafiiler ise «hacta üç gün» ifadesinden murat, ihrama girdiği günlerdir, der­ler.

Delil:
Hz. Aişe (ra) ile İbn-İ Ömer (ra)´den rivayet edilen: «Resulullah (sav) Kurban bayramının 2.3,4. günlerinde, temeddü haccı yapıpta kurban kesmeye gücü yetmeyen veya bulamayan şahısların dışında hiç kimsenin, oruç tutmasına müsaade etmezdi» [Buhari. ]

Şafiiler yedi gün olarak tutulacak orucun vakti hususunda, «Ülkesine dönüp ailesine kavuştuktan sonradır» derler

Hanbeliler İse, «Yedi günlük oruç, yolda da tutulabilir. Ülkesine ve ailesine kavuştuktan sonra tutmak şart değildir» demektedirler.



HACDA KESİLEN KURBANIN ETİ YENİLİR Mİ?

Hanbelilerle Hanefilere göre kurbanı kesen, Temettü haccı, Kran haccı ve nafile hacların kurbanlarından yiyebilir. Fakat hacda işlenilen ha­tadan dolayı kesilen kurbanın etinden kendisi yiyemez.

İmam Malik (ra)'e göre ise Temettü, Kran ve nafile hacların kurban­ları ile bir hatadan dolayı kesilen kurbanların etlerinden kurban sahibi yer. Ancak baş veya vücudundaki bir hastalıktan dolayı ihramlı kalması tıbben mahzurlu olan hacı ihramdan çıkarak ceza kurbanı keser ki işte bundan ve hac esnasında av yapmışsa buna karşılık keseceği ceza kur­banından ve bir de Mekke fakirlerine hac mevsimi kesmek üzere nezredilen kurbanın etinden yiyemez.

Şafiilere göre' Temettü haccının, Kıran hacanın, ceza kurbanının, av cezasının ve nezir kurbanının eti sahibi tarafından yenilemez. Kurban sa­hibi yalnız nafile olarak kestiği kurbanın etinden yiyebilir.





MEKKELİLER TEMETTÜ HACCI YAPABİLİR Mİ?

Ibn-i Abbas İra) ve İmam-ı Azam Ebu Hanife (ra) göre MEKKE halkın temeddü haccı yapamaz.

İmam Malik (ra), İmam Şafii (ra) ve İmam Ahmed bin Hanbel (ra)´e göre, Mekkeliler kerahetsiz olarak Temeddü haccı yapabilir. Onların kur­ban kesmesi veya yerine oruç tutması lazım değildir.





HAC AYLARI HANGİ AYLARDIR?
İmam Malik (ra)´e göre hacc ayları, Şevval, Zilkade ayları ile Zilhicce´nln tümüdür, tbn-i Mesud (ra). Ata (ra) ve Mücahid (ra) de bu görüştedirler.

İmam Şafii , imamı azam ve İmam Ahmed bin Hanbel (ra)´e göre ise Şevval. Zilka­de aylan ile Zilhicce ayından on gündür



KÖLE VEYA FAKİR ARAFAT VAKFESİNDEN ÖNCE AZAD EDİLİRSE HACCI AKBUL OLUR MU?

Şafiî Mezhebinin İmam Şafiî (ra)'den sonra en büyük imamı İmam-ı Nevevl'den bu hususta Şafii görüşüne aykırı bir görüş nakledilmiştir. Çünkü O: «Şafiî mezhebine göre, hacc niyetiyle ihrama giren köle, Arafat vakfesini yapmadan önce azat edilirse haccı, eda edilmiş bir hacc olur."

Bu da İrnam-i azam Ebu Hanife (ra) ve İmam Malik (ra)'İn görüşlerine muhaliftir.



YERİNE BAŞKASI HACCA GİDEBİLİR Mİ?
Herhangi bir sebeple kendisi bizzat hacca gidemeyen kimsenin, yerine bir başkasını göndermesine bedel denilir. Mâlikiler hariç, diğer mezhep mensuplarına göre hac niyabet (yani vekâlet) kabul eder.Üç mezhebin dayandığı delil, ibn-i Abbâs'tan rivayet edilen bir hadistir: Hz. Peygamber'e, babasının kendisine farz olan haccı yapamadan öldüğünü, onun yerine kendisinin haccedip edemeyeceğini sormuş, Allah'ın Elçisi de, "Evet (onun yerine haccedebilirsin)" demiştir.

Hanefilere, Şâfiilere ve Hanbelilere göre insan, hac için kendi yerine bir başkasını gönderebilir.
İmâm Mâlik'e göre hacca gidemeyen kimsenin, başka birini yerine göndermesi gerekmez.



UMRE FARZ MI SÜNNET Mİ?

Şafiî (ra) ve Hanbeli´lere göre, hacc yapan kimse için umre yapmak farzdır. Hacc mevsimi dışında yapılan umre ise sünnettir. Bu görüş Ali bin Ebu Talib (ra), ibn-i Ömer (ra) ve İbn-i Abbas (ra)´tan rivayet edilmiştir.

DELİL: ( konuyla ilgili hadisler de vardır)

1. «Haca da umreyi de Allah için tam yapın...» âyetinde «tam yapın» ifadesi, umrenin hacc gibi farz olduğuna işarettir.


Maliki ve Hanefilere göre ise. umre yapmak sünnettir. Bu görüş Ibn-l Mesud (ra) ve Cabir bin Abdullah (raftan rivayet edilmiştir.

DELİL: ( konuyla ilgili hadisler de vardır)
1. «...Ona bir yol bulabilenlerin Beyti hacc (ve ziyaret) etmesi Allanın İnsanlar üzerine bir hakkıdır... (Âl´i İmrân: 97}

«İnsanlar içinde haca ilan et. Gerek yaya, gerek uzak yoldan gelerek arık develer üstünde (süvari) olarak sana gelsinler» (Hacc: 27) âyetleri, haccın farz olduğuna delalet ettiği haide umre ismi zikrediimemiştir. Umre de hacc gibi farz olsaydı, adının geçmesi gerekirdi.

2. İslâmın esaslarını bildiren hadislerde umrenin anılmaması, farz ol­madığına işarettir. Umre hüküm bakımından da haccdan farklıdır.

Not: Şafiilerin delilleri olan âyet ve hadisler, umre yapmaya başlayan kimsenin daha sonraki durumuna işaret eder. Yani umre yapmaya niyet etmeyen kimse için, onu yapmak farz değildir. Yalnız umre niyetiyle ihrama giren kimsenin, onun gereklerin tam olarak yapması farzdır. Bu şekilde düşünüldüğünde çelişkiler ortadan kalkmaktadır.




İHRAMDA OLAN KİŞİ HACCI YAPAMADIĞI TAKDİRDE İHRAMDAN ÇIKMASI HANGİ DURUMLARDA MÜBAHTIR?
Maliki, Şafii ve Hanbelilere göre, «ihsâr»ın sebebi, yalnız düşmandır. Çünkü, «...Fakat (herhangi bir sebeple bunlardan) alıkoyursanız o halde kolayınıza geten kurbanfı gönderin)...» BAKARA 196 âyeti, Resulullah (sav) ve arka­daşlarının Hudeybiye´de İhramlı oldukları halde, Mekke müşrikleri tara­fından alıkonulmaları hususunda nazil olmuştur. Âyetin nüzul sebebi ve tarihi gösteriyor ki, «İhsâr» yalnız düşmanların engellemesinden doğar. Abdullah Ibni Abbas (ra) da bu görüştedir.

DELİL:
Şafii, Maliki ve Hanbelilere göre ise şüphesiz âyetteki, "...Emin oldu­ğunuz vakit...» tabirinden anlaşılan, yalnız hastalığın değil düşmanın insana mani olmasıdır. Eğer hastalık ihsârm sebeplerinden olsaydı Allah (cc}´tn «Emin olduğunuz vakit» tabiri yerine, «Siz iyileştiğiniz vakit» ifade­sini buyurması gerekirdi.


Hanefilere göre ise hacc veya umre yapan kimsenin, Mekke´ye girme­sine engel olan düşman, hastalık, baskın, azığın eliden çıkması, bineğin kaybolması ve kadın mahreminin yolda ölmesi gibi sebeplere İhsar denir.

DELİL:
Bu görüşü teyid eden, İbn-i Mesud (ra)´un verdiği fetvadır: «Mekke yolunda bulunan bir hacc kafilesinde, bir kişiyi yılan zehirlemişti. İbn-i Mesud´a bunun hükmünün ne olduğu sorulduğunda, «Zehirlenen şahsın yanında kurban edeceği bir hayvan var mı » dedi. On´ar «Evet» de­yince, «Öyleyse kurbanlık hayvanını kesip ihramdan çıksın» dedi.»



KURBAN


FARKLI AİLELERDEN KİŞİLER BİR HAYVANA KURBAN İÇİN ORTAK OLABİLİR Mİ?
Üç mezhebe göre ; evet
Maliki ye göre hayır.: Maliki mezhebine göre; bir sığır, bir manda, bir deve bir aile halkından yedi ve daha çok kimse ile kurban olabilir. Fakat; Farklı aileler için yediden azda olsalar böyle ortak kurban kesmeleri caiz değildir.



KURBAN HANGİ GÜNLERDE KESİLİR?
Hanefi : Kurban, kurban bayramının ilk üç günü yani zilhicce ayının 10, 11 ve 12. günleri, bayram namazının kılınmasından, 3. günün akşamına kadarki süre zarfında kesilebilir.

Şâfiî mezhebine ve bazı fakihlere göre bu süre, bayramın 4. günü akşamına kadardır.




ÖLÜ ADINA KURBAN KESİLİR Mİ?
Hanefîlere göre: bir kimse, kendi parasıyla alıp sevâbını ölmüş bir yakınına veya herhangi bir mü’min kardeşine bağışlamak üzere bayram günlerinde veya sair günlerde kurban kesebilir. Kişi, kestiği bu kurbanın etinden kendisi yiyebildiği gibi, başkalarına da verebilir. Zira kendi kurbanı gibi hüküm alır, sevabı da bağışlanana gider.

Fakat bir kimse vefât eden kişinin, irtihâlinden önceki emri ile, onun adına keseceği kurbanın etinden yiyemez. Zira bu, adak hükmündedir, kesen ve yakını yiyemez. Bunu tam olarak tasadduk etmesi gerekir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, V, 229)

Şâfiîlere göre: izni olmaksızın başkası adına kurban kesilemez. Vasiyet etmemişse, ölü adına da kurban kesilemez.




KURBANIN HÜKMÜ NEDİR?
Kurban bayramında, Allâh’a yaklaşmak niyetiyle kurban kesmek, Hanefîler’e göre hür, mukim, Müslüman ve zengin olan kimselere vâciptir.

Kurban kesmek, Hanefîler’in dışındaki üç mezhebe göre müekked sünnettir.



MEKKEYE MAZERETİ NEDENİYLE GİDEMEYİP İHRAMDAN ÇIKMAK ZORUNDA KALAN KİŞİ KURBANINI NEREDE KESECEK?

Şafiî, Maliki ve Hanbeli´lere göre, insan nerede alıkonul-muşsa kurbanını orada keser. Kestiği yerin Mekke harlmi veya dışı olma­sı farketmez.

«...Fakat (herhangi bir sebeple bunlardan) alı konursanız, o halde ko­layınıza gelen kurbanfj gönderin)...» âyeti, ihramlı olduğu halde Beytul-lah´a gitmesi engellenen kimsenin, bulunduğu yerde veya Mekke´de kur­banını kestirdikten sonra İhramdan çıkmasına açıkça delalet eder.

Kesilecek kurbanın deve, sığır veya koyun olması lazımdır. Sığır veya devenin kesilmesi daha faziletlidir. Cumhurun görüşü de budur.

İmam-ı Azam (ra)´a göreyse hacc veya umre niyetiyle ihrama giren kimse, Mekke´ye gitmesine engel olunduğu takdirde kurbanını, bulunduğu yerde değil, ancak Mekke´ye göndererek kestirir. Çünkü Allah (cc), «...O kurbanlık hayvanlarda, sizin için kesilecekleri zamana kadar yani yün, süt ve güçlerinden birtakım yararlar vardır. Sonra bu kurbanlıkların boğazlanıp infak edilecekleri yer, yeryüzünün en eski ve zorbalardan korunmuş mabedi olan Beyt-i Atik( eski ev / kabe)'dir. (Hacc: 33} buyurmuştur.

ibn-i Ö-mer (ra) den de şöyle rivayet edilmiştir: «Kesilecek kurban yalnız deve ve sığır olmalıdır. Koyun kurban yapılamaz».

Not: Bu meselede Şafii, Maliki ve Hanbeliler´in görüşü tercih edilir. Müş­rikler tarafından Hudeybiye´de umre yapması engellenen Resulullah (sav) kurbanını orada keserek ihramdan çıktı. Halbuki orası Mekke harimi de­ğildi. İşte Resulullah (sav)ın bu fiili hadisi, İhsâr kurbanının Mekke hari­mi veya dışında kesileceğini gösterir.