1 - ŞİA
a - ORTAYA ÇIKIŞI:
Şiilik, îslâm siyasî mezheplerinin en eskisidir. Şiiler ve
mezhepleri Hz. Osman (RA)´ın son dönemlerinde ortaya çıktı, Hz. Ali (R.A.)´m
döneminde ise gelişip yayıldı.
Hz. Ali (R.A.) insanlarla oturup kalktıkça insanlar onun
hayranı oluyorlar, kabiliyetini, ilmini ve dindarlığını son derece beğeniyorlardı.
Aşırı uçlar, insanların bu duygularını istismar edip, kendi görüşlerini yaymaya
başladılar.
Emevîler döneminde Hz. Ali (R.A´.)´ın çocuklarına karşı
yapılan zulüm ve işkenceler çoğalıp had bir safhaya varınca, Resulûllah´m
soyundan olan bu insanlara karşı sevgi hisleri gittikçe arttı, insanlar
bunlara, zulüm neticesinde şehid olanlar nazarıyla bakmaya başladı. Bu yolla
Şiî mezhebinin çerçevesi gitgide genişledi ve mezhebin mensupları çoğaldı.
Bu mezhebin temel prensipleri îbn-i Haldun´un, «Mukaddime»
adlı eserinde zikrettiği şu esaslardan ibarettir:
«Hilafet meselesi, ümmetin görüşüne başvurulan umumî meselelerden
değildir. Halife olacak kişi de ümmetin tayini ile başa gelecek birisi
değildir. Hilafet, dinin temel prensibi ve İslâm´ın bir esasıdır. Herhangi bir
peygamberin bundan gafil olması, onu ihmal etmesi ve bunu ümmete bırakması
asla caiz değildir. Bilakis peygamberlerin, ümmete imam tayin etmesi onun
üzerine bir görevdir. İmamın da, büyük küçük bütün günahlardan beri olması
gerekir.»
Bütün şiîler Ali b. Ebi Talib (R.A)´ın, Peygamber Efendimiz
(S. A.V.) tarafından seçilmiş bir Halife olduğu ye onun, ashab-ı kiram
(R.A.)´ın en efdali olduğu hakkında ittifak etmişlerdir.Bu nedenle peygamberden
sonra hilafetin onun hakkı olduğunu savunurlar.Hakkının yendiğini
savunurlar.Bunlara göre, Peygamberden sonra Halife olmaya en lâyık kişi, amcasının
oğlu Hz. Ali idi. Ondan daha önce Halife olan Ebu Bekir, Ömer ve Osman,
Hilafeti, ona layık olandan gasp yoluyla almışlardı.Ali'den önceki halifelere
kızanından , sövenine kadar çeşitli türde şiiler ve şiilik vardır.
Ayet:
Ve size ne oluyor ki, Allah’ın yolunda infâk etmiyorsunuz? Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten önce infâk eden ve savaşanlar, işte onlar, daha sonra (fetihten sonra) infâk eden ve savaşanlarla bir değildir, onlardan daha yüksek (azamî) derece sahibidirler. Ve Allah, hepsine hüsna’yı (cenneti) vaadetti. Ve Allah, yaptıklarınızdan en iyi haberdar olandır.Hadid:10
Ayet:
Ve size ne oluyor ki, Allah’ın yolunda infâk etmiyorsunuz? Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten önce infâk eden ve savaşanlar, işte onlar, daha sonra (fetihten sonra) infâk eden ve savaşanlarla bir değildir, onlardan daha yüksek (azamî) derece sahibidirler. Ve Allah, hepsine hüsna’yı (cenneti) vaadetti. Ve Allah, yaptıklarınızdan en iyi haberdar olandır.Hadid:10
Muaviye kendi döneminde, oğlu Yezid ve daha sonra
gelen Emeviler döneminde, Ömer b. Abdülaziz dönemine kadar devam eden kötü bir
âdet meydana getirmişti. O da; Cuma hutbelerinin sonunda, hidayet önderi Ali
b. Ebi Talib (R.A) ´e lanet okunmasıydı. Diğer sahabîler bu tutumu şiddetle
eleştirdiler. Muaviye ve valilerini bundan sakındırdılar. Peygamberimizin
zevcesi Ümmü Seleme (R.A.) Muaviye´ye yazdığı bir mektupta bundan vaz
geçmesini isteyerek şöyle demiştir.
«Siz minberlerinizden Allah´a ve Resulüne lanet okuyorsunuz.
Çünkü sizler Ali b. Ebî Talib´e ve onu sevenlere lanet okuyorsunuz. Ben
ş´ahidim ki Resulullah (S.A.V.) de Ali´yi severdi.»
Buna ilâveten Muaviye´nin oğlu Yezid döneminde, hadis-i
şerifte zikredildiği gibi cennet gençlerinin efendileri olan iki kardeş Hasan
ve Hüseyin´in ikincisi yani Hz. Hüseyin zalimce öldürüldü, kanı heder edldi,
dinin yasaklan çiğnendi. Hz. Ali ve Hz. Hüseyin´in kızı esir cariyeler olarak
Yezide gönderildi. Halbuki bunlar Resulullah´m kızının çocukları ve kendisinin
temiz soyundandı.
DÎNİN ESASLARI (USÛL-Ü DÎN) HAKKINDAKİ İNANÇ
İmanın Şartları:
Ehl-i Beyt mektebine göre, dînin beş temel prensibi (imanın şartları) vardır. Ve bunlara,bu yola mensûp her Müslüman itikâd etmelidir.
1.Tevhîd : Allahın varlığına birliğine inanmak
2.Nübüvvet :Peygambere inanmak
3.Mead :Ahirete ve yeniden dirilmeye inanmak
4.Adâlet :Allahın kimseye zulmetmeyeceğine inanmak
5.İmâmet :12 imama inanmak
İslâm’ın şartları:
1.Namâz
2.Oruç
3.Zekât
4.Hac
5.Humus
6.Cihâd
7.Emr-i bil Marûf (iyiliği emretmek), Nehy-i anil Münker (kötülükten sakındırmak)
8.Tevellâ (Ehl-i Beyt’e ve dostlarına dost olmak)
9.Teberrâ (Ehl-i Beyt’in düşmanlarından uzak durmak ve onları sevmemek)
b - YAYILIŞI
Şiilik ilk önce Hz. Osman (R.A.) ödneminde Mısır´da
başladı.Daha sonra Irak´a sıçradı ve orayı merkez edindi.Acaba neden Irak,
Şiiliğin merkezi olmuştur Bunun birkaç sebebi vardı:
1) Hz. Ali (R.A´.) hilafeti boyunca Irak´ta kaldı. Orada
insanlarla görüştü, Iraklılar Hz. Ali´yi takdir etmeyi gerektiren faziletlerini
bizzat gördüler ve hiçbir zaman Emevîlere kalben dost olmadılar.
2) Hz. Muaviye, hilafeti döneminde Irak´a vali olarak Ziyad
b. Ebih´i gönderdi. Ziyad, görünüşte muhalefeti ortadan kaldırdıysa da
insanların kalbinden, karşı gelme duygularını silemedi.Ziyad´dan sonra Yezid
devrinde Irak´ın valiliğini Ziyad´ın oğlu yaptı. Bunun döneminde Emevîlere
karşı ilk ayaklananlar Iraklılar oldu.
3) Âbdülmelik b. Mervan döneminde iktidar Mervan oğullarına
geçince Âbdülmelik vali olarak Irak´a meşhur Haccac´ı gönderdi. Haccac baskıyı
daha da artırdı. Her baskı arttıkça şülik mezhebi de güçlendi.
4) Diğer yandan Irak, eski medeniyetlerin birleştiği bir
yerdi. Irak´ta Fars ve Keldanî ilimleri ve bu milletlerin medeniyet kalıntıları
bulunuyordu. Aynca bu ilimlere Yunan felsefesi, Hint düşüncesi katılmıştı. Bu
medeniyet ve düşünceler Irak´ta birbirleriyle yoğruldular böylece Irak, îslâm
fırkalannın birçoğunun meydana geldiği bir yer oldu. Özellikle felsefe ile
ilişkisi olan fırkalar... işte bu sebepledir ki Irak´ın düşünce yapısına uygun
bir çok felsefî görüşler, şülik mezhebine karıştı.
5) Bütün bunlara ilâveten Irak, ilmi araştırmaların beşiği
ve Iraklılar da zeki insanlardı. Bunlar hakkında İbn-i Ebil Hadid şöyle der:
«Resulullah (S.A.V.)´in, devrinde yaşayan Araplarla bu topluluk arasında bana
göre fark şudur: Bunlar Iraklıdır., Küfe sakinlerindendir. Irak toprağı,
devamlı heva ve heveslerine uyan kişiler, acaip inanç sahipleri ve harika
mezhepler´yetiştirir. Bu iklimin halkı gözü açık, araştmcı, görüş ve inançlan
inceleyici ve mezheplere itiraz edici bir karaktere sahiptir. Fars krallan olan
Kisralar döneminde bunlann içinden «Mâni» «Deyson» «Mazdek» ve benzeri kişiler
çıkmıştır. Hicaz´ın karakteri ise böyle değildir, Hicaz halkının kafa yapısı da
bu zihniyette değildir."
d- ŞİA KAYNAK ESERLERİ VE ALİMLERİ
ŞİA TEFSİR KİTAPLARI VE ALİMLERİ:
1 -Mecmau’l Beyân: Şeyh Tabersî
2 -Et-Tıbyân: Şeyh Ebû Cafer Tûsî
3 -El-Mîzân: Allâme Muhammed Hüseyin Tabatabâî
4 -Tefsîr-i Numûne: Allâme Mekârim Şîrâzî
5 -Tefsîr-i Kummî: Şeyh Kummî
6 -El-Burhân: Seyyid Bahrânî
7 -Tefsîr-i Ayâşi: Allâme Ayâşî
8 -Tefsîr-i Sâfî: Allâme Feyzül Kâşânî
9 -Min vahyi’l Kur’ân: Muhammed Hüseyin Fazlullâh...vb.
ŞİA HADİS KİTAPLARI VE ALİMLERİ:
1. Usûl ve Furû-u Kâfî: Ebû Cafer Muhammed Kuleynî
2. Men lâ yahduruhu’l Fakîh: Ebû Cafer Sadûk Kummî
3. Tehzîb: Ebû Cafer Muhammed b. Hüseyin Tûsî
4. İstibsâr: Ebû Cafer Muhammed b. Hüseyin Tûsî
Yukardaki dört kaynak için “Kütüb-ü Erbea” (temel dört kaynak eser) denilir.
5. Bihâru’l Envâr: Muhammed Bâkır Meclisî
6. Vesâilü’ş Şîa: Allâme Hurru’l Âmûlî
7. Nehcü’l Belâğa (Hz. Ali’nin hutbeleri): Seyyid Radıyy
8. Tuhafu’l Ukûl: Hasan b. Ali Harrânî
9. Sefînetü’l Bihâr: Şeyh Abbas Kummî
10. Müstedrekü’l Vesâil: Şeyh Abbas Nûri
Ayrıca Türkiye'den;
Murtaza Turabi,
Kadri Çelik,
Abdulbaki Gölpınarlı
e - ŞİA FIRKALARI
1) Sebeiyye: Hz.Ali halifelerin en üstünüdür.O
Allahtır.Halifelik onun hakkıdır.O ölmedi.
2) Ğurabiyye: Peygamberlik Alinin hakkıydı.Cebrail
yanlışlıkla ona vahiy getirdi.
3) Keysaniyye:İmam olarak Ali'nin oğlu Muhammed bin
Hanefiyye'yi tanır.
4) Zeydiyye: Önceki 3 halifeyi tanırlar. Bu fırkanın
imamı, Zeyd b. Ali Zeynelâbidin´dir.
5) İmamiye: 12 imam prensibine inanılır.İmamlar
masumdur.Bu günkü esas şia akımı.
A) İsnaaşeriyye: (Caferiyye).İmamiyyenin
bugün en yaygın ve büyük kolu.Caferi Sadıktan sonra imamlığın oğlu Musa Kazım'a
geçtiğini söylerler.
B) İsmailiyye: (Batınilik) Caferi
Sadıktan sonra imamlığım Musa Kazım'a değil diğer oğul İsmail'e geçtiğini
söylerler.
6) Hakimiye: Bu aşın gurubun reisi, Allah´ın, kendisine
hulul ettiğini (girdiğini) iddia eden ve insanları kendine ibadet etmeye
çağıran, Fatımi devletinin başkanlanndan «el-Hâkim bî-Emrillah» dır.
7) Dürziler: Dürzî inancına göre Allah, Yedi
İmam'dan sonra Fatımî halifesi Hâkim Biemrillah el-Mansur İbnil Aziz
Billah'ta Hâkim Biemrihi adıyla insan kılığında görünmüştür.
Halife'nin veziri Hamza bin Ali de onun peygamberidir.Bu görüşü
Suriyede yayan Anuştegin ed-Derezi den adını aldığı sanılmaktadır.
8) Nusayriye: Hasan Sabbah'ın mezhebi .Hz.Ali'yi Allah
olarak tanır ,islamın batıni tarafıyla ilgilenirler.
9) Rafizilik :
Şii olarak kabul edilen kimseler için yanlış olarak
kullanılmış bir tabir şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Zira, bu isimde hiç bir
müstakil fırkaya rastlayamıyoruz. Şia için de Rafizilik tanımı
kullanılmıştır.Şianın kollarıiçin de.
1) Sebeiyye:
Bunlar, Abdullah İbn-i Sebe´ye tâbi olanlardır. İbn-i Sebe´
Hiyreli bir Yahudi idi. Kendisini müslüman olarak gösteriyordu. Annesi siyah
bir cariye olduğu için İbn-i Sebe´ye «Siyah kadının oğlu» anlamına gelen
«îbnüssevda» da denilirdi. Bu kişinin Hz. Osman (R.A.) ve valileri alyhinde
aşırı propaganda yapan bir kişi idi.
İbn-i Sebe´, bozuk düşüncelerini ve fitne zehirini
müslümanlar arasında peyderpey yayıyordu. Görüşlerine esas olarak Ali İbn-i Ebî
Talib´i almıştı. îbn-i Sebe´, Tevratta her peygamberin bir vekili olduğunu
gördüğünü, Hz. Ali´nin de Hz. Muhammed´in vekili olduğunu, Hz. Muhammed,
peygamberlerin en üstünü olduğu gibi Hz. Ali´nin de vekillerin en üstünü
olduğunu ve Hz. Muhammed´in tekrar dünyaya döneceğini insanlar arasında yaymaya
başlamıştı.
îbn-i Sebe´ bu hususta şöyle der: «Mesih İsa´nın döneceğini
söyleyipte Muhammed´in döneceğini söylemeyene hayret ederim.» İbn-i Sebe´ bu
görüşünden daha da ileri giderek, Hz. Ali´nin «Allah» olduğuna hükmetti. Bu
sözler kendisine ulaşınca Hz. Ali onu öldürmek ´ istedi. Fakat Abdullah ibn-i
Abbas buna mâni oldu ve Hz. Ali´ye şöyle dedi: «Eğer onu öldürürsen,
arkadaşların seninle ihtilafa düşerler. Halbuki sen Şamlılarla tekrar savaş
etme kararındasın.». Bunun üzerine Hz. Ali îbn-i Sebe´yi Medain´e sürgün etti.
Hz. Ali (R.Â.) şehit edilince İbn-i Sebe´ insanların Hz.
Ali´yi sevmelerini ve şehit oluşuna çok üzülmelerini istismar etti. Hz. Ali´nin
ölümü hakkında insanları saptırmak ve onların inançlarım bozmak için
karakterine uygun olarak çeşitli yalanlar yaymaya başladı, îbn-i
Sebe´öldürülenin Hz. Ali olmayıp, onun şekline giren bir şeytan olduğunu, Hz.
İsa´nın göğe çekildiği gibi Hz. Ali´nin de göğe çekildiğini anlatmaya başladı
ve şöyle dedi: «Yahudi ve Hristiyanlar Meryemoğlu îsa´yı öldürdükleri
iddialarında yalancı oldukları gibi Hariciler de Hz. Ali´yi (R.A.) öldürdükleri
iddialarında yalancıdırlar.
Yahudi ve Hristiyanlar, asılmış bir kişi gördüler, onu
İsa´ya benzettiler. Hz. Ali´nin öldürüldüğünü söyleyenler de böyledir. Hz.
Ali´ye benzeyen bir kişinin öldürüldüğünü gördüler, onun Ali olduğunu
zannettiler. Halbuki Ali göğe çekildi. Gök gürültüsü onun sesi, şimşek çakması
ise onun gülümsemesinin bir eseridir.»
Sebeîler, gök gürültüsünü işittikleri zaman şöyle derler
«Esselâ-mü aleyke ya Emireî müminin» (Selâm senin üzerine olsun ey müminlerin
emiri).
Ömer İbn-i Şurahbil, Abdullah İbn-i Sebe´ye şöyle
söylenildiğini nakleder. «Hz. Ali öldürüldü». İbn-i Sebe´de şöyle cevap verdi.
«Eğer bize bir kâse içinde onun beynini dahi getirseniz, öldüğüne inanmayız.
O, gökten inip, bütün yeryüzüne hükmetmeden ölmiyecektir.»[14]
Sebeilerden bazıları şöyle derdi: «îlah, Hz. Ali ve ondan
sonra gelecek olan imamlara huîül etmiştir.» Bu söz, ilâhların bazı insanlara
hulul ettiğini, ilâhın ruhunun, liderden lidere intikal ettiğini iddia eden
bir kısım eski dinlerin görüşüne uygundur. Nitekim eski Mısırlılar, Firavunlar
hakkında bu iddiada bulunurlardı.
Sebîlerden bir zümre de ilâhın, Hz. Ali ile birleştiğini
iddia etmişler ve ona «Allah işte sensin demişlerdir. Hz. Âli (R.Â.) yukarıda
da izah ettiğimiz gibi, bunları yakmak istedi.
kaynak: EI-Farku Beynel Firak, Abdulkahir el-Bağdadî.
2) Ğurabiyye:
Bu gurup da aşın fırkalardan biridir. Bunlar, Sebeîler gibi
Hz. Âli´yi ilâhlaştırmamışlarsa da O´nu hemen hemen Hz. Muhammed (S.A.V.)´den
üstün saymışlardır. Bunlar, peygamberliğin aslında Hz. Ali´ye ait olduğunu,
fakat Cebrail´in, hatâ ederek Hz. Ali yerine Hz. Muhammed´e geldiğini iddia
ederler. Bunlara «Kargacılar» anlamına «Ğurabiyye» denilişinin sebebi;
bunların, «Karganın kargaya benzediği gibi Hz. Ali de Hz. Peygamber´e benzer»
demeleridir.
Âlimler, bu tutarsız sözü çürütmüşlerdir. Bu âlimlerden biri
olan İbn-i Hazm de «Fisal» adlı kitabında bu sözün mânâsız olduğunu ortaya
koymuştur.
Aslında bu söz, tarihi bilmemek ve gerçekleri çiğnemekten
başka bir şey değildir. Hz. Peygamber´e peygamberlik geldiğinde Hz. Ali, dokuz
yaşında küçük bir çocuktu. Peygamberlik gibi ağır bir vazifeyi yüklenecek
yaşta değildi. Dokuz yaşındaki bir kişi dinen sorumlu bile değildir. Nerde
kaldı ki dini insanlara tebliğ edecek güçte olsun!..
Yukarıdaki iddianın, gerçeklere ters düşmesine gelince; Hz.
Âli (R.A.) fiziki yönden Hz. Muhammed (S.A.V.)´e benzemiyordu. Her birinin
kendisine mahsus bir vücut yapısı vardı. Buna rağmen, fiziki bakımdan tamamen
birbirlerine benzediğini farz etsek bile Hz. Muhammed (S.A.V.)´e peygamberlik
gönderildiği anda bu benzerliğin mevcut olduğunu iddia etmek, efsaneden başka
bir şey değildir. Çünkü kırk yaşındaki olgun bir kişi ile dokuz yaşındaki bir
çocuğun birbirlerine benzemeleri imkânsızdır. O halde nasıl olur da Cebrail,
olgun bir kişi ile çocuğu birbirinden ayırtedemez Yine, nasıl olur da
«Karganın, kargaya benzediği» derecede Hz. Ali, Hz. Muhammed´e benzemiş olur .
3) Keysaniyye:
Muhtar b. Ebî Ubeyd b. Mes´ud es-Sakafi adlı kişiye tâbi
olanlardır. Muhtar, önceleri Haricî mezhebine tâbi idi, daha sonra Hz. Ali´ye
yardım eden şiilerden oldu.
Keysanîler, imamın hata işlemeyeceğine inanırlar.İmam
olarak Ali'nin oğlu Muhammed bin Hanefiyye'yi tanır. Çünkü onlara göre imam,
ilâhi ilmin bir sembolüdür
Keysanîler, peygamber hakkında, peygamberliğe ters düşen bir
takım iddialarda bulunmuşlardır. Hz. Ali´nin oğullarına karşı aşırı taassupları
sebebiyle, onun oğullarını peygamberlik mertebesine çıkarmalarına sebep olmuşsa
da sözlerinde, «Allah´ın görüş değiştirdiği» iddiaları hariç, Allah Tealâ´ya
lâyık olmayan herhangi bir sıfatı ona izafe ettikleri veya Allah Tealâ´yı
tenzih etmeye ters düşen bir iddiada bulundukları görülmemektedir.
Bununla beraber, «ruhların bedenden bedene intikal ettiği,
herşeyin bir zahiri bir de bâtını olduğunu, bütün bu kainatın, hikmet ve sırlarıyla
beraber bir insan şahsiyetinde toplandığını ve bunların ilminin ancak Hz.
Ali´ye ait olduğunu ve Hz. Ali´nin bu ilmi oğlu Muhammed bin Hanefiyye´ye
tahsis ettiğini, Hanefiyye´nin de bu ilmi babasından miras olarak aldığını
iddia etmeleriyle islâm hakkındaki görüşlerini bir takım felsefi görüşlerle
karıştırmışlardır.
Muhtar, Hz. Hüseyin´i öldürenlere ve Alevilere düşman
olanlara karşı yoğun bir savaşa girdi, bunlardan çok kişi öldürdü. Hz. Hüseyin´in,
katline karıştığını bildiği herkesi öldürdü.
Muhtar´ın bu tutumu, onu insanlara sevdirdi. Özellikle
Şiiler Muhtar´ın çevresinde toplandılar, onunla birlikte savaştılar, nihayet
Abdullah b. Zübeyr´in vazifelendirdiği kardeşi Mus´ab b. Zübeyr, Muhtar´ı
öldürdü.
4) Zeydiyye:
Şii mezhebinin ehl-i sünnet vel-cemaate en yakın olan ve en
mutedil davranan gurubu bu fırkadır.
Bu fırka imamları peygamberlik derecesine yükseltmemiş, hatta
peygambere yakın bir derecede de saymamış, onların da diğer insanlar gibi
olduklarını, ancak Resulullah´m dışında bütün insanlardan üstün olduklarını
kabul etmişlerdir.
Resululîah (S.A.V.)´in sahabîlerinden herhangi birini
kâfirlikle itham etmemişler, özellikle Hz. Ali´nin kendilerine bey´at ettiği ve
Halifeliklerini kabul ettiği sahabîleri ağır şekilde suçlamamışlardır. Bu
fırkanın imamı, Zeyd b. Ali Zeynelâbidin´dir.
Zeyd, Küfe´de zamanın Halifesi Hişam b. Abdülmelik´e isyan
etti. Neticede öldürüldü ve asıldı. Tarihçi Mes´udî Zeyd´in isyan ediş sebebini
şöyle anlatır:
Zeyd Hişam´m huzuruna vardı. İçeri girdiğinde oturacağı bir
yer bulamadı. Salonun en sonunda bulduğu bir yere oturdu ve şöyle dedi: «Ey
müminlerin emiri! Hiçbir kimse kendisini, Allah´dan korkmaktan büyük sayamaz ve
ondan korkmadan başka herhangi bir şey için kendisini küçültemez.» Bunun
üzerine Hişam şu cevabı verdi: Sus ey anası ölesi! Sen, içinden Halife olmak
istiyorsun. Halbuki sen cariye çocuğusun.»
Zeyd de şöyle cevap verdi: «Ey müminlerin emiri sana
verilecek cevap var. Arzu edersen vereyim. İstemezsen susayım.» Hişam : «Susma
söyle» dedi. Zeyd ise şunları söyledi:
«Anneler, erkekleri gayelerinden alıkoymazlar. Hz. İsmail´in
annesi de Hz. İshak'ın annesi de bir cariyeydi. Hz. İsmail´in
annesinin cariye oluşu, onun, Allah tarafından peygamber olarak gönderilmesine,
onu Araplara ata yapmasına ve onun soyundan, insanlığın en hayırlısı olan Hz.
Muhammed (S.A.V.) ´i getirmesine engel olmamıştır. Sen bana bu lâfı
söylüyorsun halbuki ben Hz. Fatıma ve Hz. Ali´nin evlâdındanım.»
İmam Zeyd (R.A.) İslâm cemaatinden ayrılmamış ve itaatten
çıkmamıştır. Bu bir gerçektir. Zeyd kendini ilme vermişti. Çağındaki âlimlerin,
Zeyd´le sıkı bir münasebetleri vardı. Ondan ilim tahsil ederlerdi. Vâsi b.
Atâ ve İmam Ebu Hanife de Zeyd´le ilgi kurmuş ve ondan ilim tahsil etmişlerdi.
Ebu Hanife Zeyd´i destekliyordu ve Emevî ordusuna karşı savaşa
çıktığı zaman onun hakkında şöyle diyordu: «Zeyd´in bu çıkışı, Resululîah
(S.A.V.)´in Bedir savaşındaki çıkışma benzer.»
Zeydiye´nin Bazı Görüşleri
a) Zeydiye mezhebine mensup olanlar, Resulullah (S.A.V.)´in
vasiyetle beyan.ettiği imamın, isim ve şahsiyetle tayin edilmiş bir kişi olmadığına,
sıfatları zikredilerek tayin edildiğine inanırlar. Zikredilen sıfatlar,
Resulullah (S.A.V.)´den sonra Hz. Ali´nin imam olduğunu ortaya koyar. Çünkü bu
sıfatlar, Hz. Ali´ye olduğu kadar başka hiçbir kimsede bulunmamıştır. Bu
sıfatlar, halifenin, Haşimîlerden olmasını, muttaki, âlim, cömert olmasını ve
kendisine biat olunması için ortaya çıkmasını gerektirir. Hz. Ali´den sonra
ise, imamın, Hz. Fatıma´nm soyundan olması gerekir.
İmamın, ortaya çıkıp kendisine biat edilmesini istemesi
şartında birçok taraftarları, başta kardeşi Muhammed Bakır olmak üzere
ailesinden bazıları Zeyd´e karşı çıktılar. Muhammed Bâkır´ın şöyle dediği
rivayet edilir: «Senin bu mezhebine göre baban (Hüseyin´in oğlu Ali
Zeynelâbidin) imam değildir. Çünkü o, hiçbir zaman ortaya çıkarak kendisini
imam ilân etmemiş ve bunu aklından bile geçirmemiştir.»
b) İmam Zeyd, daha üstün bir şahıs bulunduğu halde, ondan
daha aşağı derecede olan birinin halife olabileceğini kabul eder.
İmamlık hakkında zikredilen sıfatlar, imamlığın sıhhatinin
şartı olmayıp, ideal bir imamın sıfatlandır. Bu sıfatlar kendisinde bulunan
kişi, hilafete başkasından daha lâyıktır. Buna rağmen eğer, İslâm ümmetinin
«ehlül Halli vel-akd» söz sahipleri bu sıfatların tamamı kendisinde bulunmayan
bir kişiyi Halife seçer ve ona biat ederlerse bunların biatları geçerlidir.
Bu temel prensipten hareket eden Zeyd, Hz. Ebubekir ve Hz.
Ömer´in halifeliklerini kabul eder. Sahabîlerden herhangi birini kâfirlikle
itham etmez. Bu hususta Zeyd şöyle der: «Şüphesiz ki ´Ali b. Ebî Tâlib,
sahabîlerin en üstünüdür. Ancak hilafet, dikkate alman bir kısım faydalar ve
dini kaideye binaen Ebubekir´e bırakıldı. Bu faydalar da, ortaya çıkan fitneyi
yatıştırmak, halkın gönlünü hoşnud etmekti. Çünkü, peygamberlik döneminde
cereyan eden harplerin üzerinden çok zaman geçmemişti. Hz. Ali´nin kılıcında
bulunan müşriklerin kan henüz kurumamıştı. Milletin kalbinde bulunan intikam
´duygusu olduğu gibi duruyordu. Kalpler tamamen Hz. Ali´ye meyletmiyor ve
boyunlar ona eğilmiyordu. Halifelik meselesini, yumuşaklığı ile, sevilmesiyle,
yaşlıhğıyle, ilk müsîümanlardan oluşuyla ve Re-sulullah ile yakınlığı
bulunmasıyla tanınan kişilerin yürütmesinde fayda vardı.»
Birinci prensibe ilâveten bu prensip, birçok Şiilerin Zeyd´e
karşı çıkmasına sebep oldu. Bağdadi´nin «el~Fark Beynelürak» adlı eserinde
şunlar zikredilmiştir: «Zeyd´le Yusuf b. Arar es-Sakafi arasında savaş
şiddetlenince, taraftarları Zeyd´e şöyle demişlerdir: «Biz sana, deden AH b.
Ebi Talib´e zulmeden Ebubekir ve Ömer hakkındaki görüşünü bize bildirdikten
sonra yardım edeceğiz.» Bunun üzerine Zeyd şöyle dedi. «Ben Ebubekir ve Ömer
hakkında iyiliklerinden başka birşey söyliyemem. Ben, Emevilere karşı çıktım.
Çünkü onlar, dedem Hüseyin´i öldürdüler, «Harre» savaşında Medine´yi yağma
ettiler. Sonra Beytullah´a mancınıkla, taşlar atıp ateşe verdiler.» Bunun
üzerine arkadaşları Zeyd´den ayrıldılar.
c) Zeydiyye mezhebine göre, aynı devirde iki bölgede iki
ayrı imama biat etmek caizdir. Böylece her imam, kendisini imam ilân ettiği
bölgede imam olarak kalır. Yeter ki Zeydîlerin saydıkları sıfatlara sahip
olsun ve «ehlül Halli vel akd» tarafından başa getirilmiş olsun.
Bu sözden anlaşıldığı gibi Zeydiyye mezhebine mensup
olanlar, bir bölgede iki halife bulunmasını caiz görmezler. Çünkü bu durum,
orada bulunan insanların iki ayrı halifeye biat etmelerini gerektirir ki, bu da
sahih delillerle yasaklanmıştır.
d) Zeydiler, büyük günah işleyenin samimiyetle tevbe edip günahlarından
vaz geçmedikçe devamlı olarak cehennemde kalacaklarına inanırlar. Bu meselede
Zeydîler, Muteziîe´nin yolunu tutmuşlardır. Çünkü Zeyd´in, Mutezîle´nin lideri
Vâsıl b. Ata ile büyük bir ilişkisi bulunmuştur.
Zeyd´in Vâsıl ile olan bu ilişkisi ve diğer bir kısım
sebeplerden dolayıdır ki bir kısım şiiler Zeyd´i sevmezler. Çünkü Vâsıl b. Ata,
devamlı olarak şunları söylerdi. «Ali b. Ebi Talib´in (Kerremallahu vechehu)
Cemel savaşında ve Şamlılarla yapmış olduğu savaşlarda haklı olduğu kesin
değildir. Çarpışan taraflardan birisinin hatalı olduğu muhakkaktır. Fakat
kimin hatalı olduğunu tayin etmek güçtür.» Öyle görülüyor ki, Şiiler Vâsıl b,
Atâ´nm bizzat kendisini sevmiyorlardı, Mutezile´yi değil... Çünkü inancı
bakımından Şii mezhebi genellikle Mutezile ile birleşmekte, Eş´arî ve Maturidî
mezhebine ters düşmektedir.
Zamanla Zeydiye mezhebi zayıfladı. Diğer Şii mezhepleri ona
galip geldi veya onu içinde eritti yahut bazı prensiplerini ona kabul ettirdi.
Bu sebepledir ki daha sonra ortaya çıkan Zeydiye mensupları, daha üstün bir
şahıs bulunduğu halde, ondan daha aşağı derecede olan birinin halife olmasını
caiz görmemişler ve böylece Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer´in halifeliğini kabul
etmeyen Rafizîlerden olmuşlardır. Bu yolla Zeydiye mezhebinin en belirgin
özelliği kaybolmuştur. Bu itibarla Zeydiye´yi iki kısma ayırabiliriz:
1 .Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer´in halifeliğini kabul eden ve
Rafizîlerden sayılmayan önceki Zeydiler.
2 .Bu iki zatın halifeliklerini kabul etmeyen ve Rafizi olan
sonraki Zeydîler.
Bugün, Zeydiye mezhebi mensupları Yemen´de bulunmaktadır.
Bunlar, ilk Zeydilere daha yakındırlar.
5) İmamiye:
Bugün, İran, Irak, Pakistan ve diğer İslâm ülkelerinde
bulunan Şii mezhebine mensup olanların çoğu «Şii-İmamî» diye adlandırılan
guruba dahildirler.
Hz. Ali, Peygamber tarafından tayin edilmiştir. O da, Peygamber
(S.A.V.)´in vasiyeti gereği, kendisinden sonra gelecek imamları tayin eder.
Bunlar, imamları «Vasiler» olarak adlandırırlar. îmamiye mezhebinde olanlar,
Hz. Ali (R.A.)´ın, Peygamber Efendimizden gelen açık ve kesin bir delille
bizzat imam tayin edildiği, imamın, sıfatlarıyla tayin edilmediği hakkında
ittifak etmişler ve şöyle demişlerdir :
«Dünyada Halifeyi tayin etmekten daha önemli bir iş yoktur
ki Resulullah (S.A.V.) İslâm ümmetinin bu önemli işini kalbinde bulundurmayarak
vefat etsin. Zira, Resulullah (S.A.V.) insanlar arasındaki anlaşmazlıkları
gidermek ve onların arasını bulmak için gönderilmiştir. Resulullah´m, insanları
herbirinin, diğerinin katılmayacağı bir yolda olacakları bir şekilde başıboş
bırakarak vefat etmesi caiz değildir. Bilâkis, kendisine başvurulacak bir
kişiyi tayin etmesi, kendisine güvenilen ve itimad edilen birini açıkça
halifeliğe tayin etmesi, ona vaciptir.
İşte Resulullah´m tayin ettiği o şahıs, Hz. Ali´dir.»
îmamîler, Resuîullah (S.A.V.) tarafından bizzat Hz. Ali (R.Â.)´ın halife olarak
tayin edildiğine delil olarak, doğru ve sahih olduğunu zannettikleri bazı
hadisleri gösterirler. Bu hadisler şunlardır.
«Ben kimin dostu isem Ali de onun dostudur. Ey AHahunl Sen
ona dost olana dost ol, düşman olana düşman ol.»[ İbn-i Mâce Kitab
el-Mukaddime bab, 11 / Ahmed İbn-i Hanbel C. 1, Sh.
118-119 / Mecmauzzevaid adlı hadîs kritiği hitabı, bu hadisin
senedinin zayıf olduğunu söyler.]
«Sizin en iyi hükmim, vereniniz Ali´dir.» [Buhari´de bu
metin şöyledir: Ömer «En güzel Kur´an okuyanınız Ubey ve en güzel hüküm
verenimiz de Ali´dir.» dedi. Buhari; Kitab et-Tefsir fcab; 2/îbni Mâce´de ise
hadisin metni şöyledir: «Ümmetimin ümmetime en merhametli olanı Ebu Bekir,
Allah´ın dini hakkında en titiz davrananı Ömer, ümmetimin en samimi haya edeni
Osman ve en güzel hüküm vereni de Ali b. Ebi Talip´dir.» İbn-i Mâce; Kitab
el-Mukaddime bab, 11.]
Şiilere karşı çıkanlar, bu zikredilen delillerin, Resulullah´dan
gelip gelmediği hususunda şüphe etmektedirler.
İmamiye mezhebi mensupları, Peypgamber Efendimiz (S.Â.V.)
zamanında görülen bazı hadiselerden de, Hz. Ali´nin, Peygamber tarafından
halife tayin edildiğine dair deliller çıkarmaya çalışırlar, Meselâ:
Resulullah (S.A.V.) hiçbir sahabeyi Hz. Âli´ye âmir tayin
etmemiştir. Hz. Ali, Resuluilah´dan ayrı bulunduğu her harp ve müfreze
harekatında âmir kendisi olmuştur. Ebubekir, Ömer ve diğer sahabîler böyle
değildirler. Çünkü onlar bazan âmir olmuşlar, bazan da başkaları onlara âmir
tayin edilmiştir. Bunun en güzel örneği; Hz. Ebubekir ve Ömer´in de içinde
bulundukları ve Resulullah´m, başına komutan olarak Üsame´yi tayin ettiği
ordudur.
Şiiler, kendi inançlarına göre bu meseleyi " Peygamber
Efendimiz (S.´A.V.) Hz. Ebubekir ve Ömer´i, Hz. Ali´ye vasiyet ettiği hilafet
mevzuunda Ali´ye karşı çıkmamaları için Üsame´nin emri altındaki ordu ile
göndermiştir" şeklinde yorumlamaktadırlar.
Yine Şiiler, Peygamber Efendimiz (S.A.V.), Hz. Ebubekir´i Hac
için âmir tayin ettiği vakit, Tevbe sûresinin nazil olduğunu, Hac mevsiminde
bu sureyi insanlara tebliğ etmek için Hz. Ali´yi gönderdiği., Haccın âmiri
olduğu halde Hz. Ebubekir´i vazifelendirmediğini de bu hususta delil olarak
gösterirler.
Görüldüğü gibi îmamiler, doğru olduğuna inandıkları bir
kısım haberleri ve nass mahiyetinde sandıkları bazı davranışları, Hz. Âli
(R.A)´ın bizzat halife tayin edildiğine delil getirirler.İslâm alimlerinin
çoğunluğu ise delil gösterilen bu haberlerin doğruluğunda ve kendilerinden
hüküm çıkarılmak istenen icraatın sıhhatinde îmamîlere muhalefet
etmişlerdir.
İmamiler, Hz, Ali´nin nass yoluyla Resulullah´m halifesi
olduğu hususunda ittifak ettikleri gibi, Hz. Ali´nin, Hz. Fatıma´dan doğma
oğulları Hasan ve Hüseyin´in, Hz. Ali´den sonra sırasıyla, hilafete ´gelmesi
icabeden vekiller oldukları hususunda da ittifak etmişler ancak, bunlardan
sonra gelecek olan halifeler hakkında ihtilâfa düşmüşlerdir. Hatta bu hususta
yetmişten fazla fırkaya ayrıldıkları söylenilmektedir. Aralarında en büyük iki
fırka İsnaaşeriyye ve İsmailiyye´dir.
A) İsnaaşeriyye: (Caferiyye)
Bunlar on iki masum imam kabul ettiklerinden dolayı, İsnâaşeriyye, yani on ikiciler; İmamlara inanmayı imanın şartlarından biri olarak gördüklerinden “İmâmiyye”; hem itikad hem de ibadet ve muâmelâtta İmam Câfer es-Sadık’ın görüşlerine dayandıklarından “Câferiyye” de denmiştir.
Bunlar, halifeliğin, Hz. Hüseyin (R.A.)´dan sonra Ali
Zeynelâbidin´e ondan sonra Muhammed el-Bâkır´a ondan sonra Cafer-i Sadık´a,
ondan sonra Musa Kâzım´a, ondan sonra Ali el-Rıda´ya, ondan sonra Muhammed
el-Cevad´a, ondan sonra Ali el-Hadiye, ondan sonra Hasan el-Askeri´ye, ondan
sonra onikinci imam olan Askerî´nin oğlu Muhammed´e ait olduğunu kabul
ederler.12 imamın masumiyetine inanılır.
İsnaaşeri´ler, onikinci imam Muhammed´in, babasının evinde
«Sirdab» diye adlandırılan bir sığınağa girip gizlendiğine ve bir daha
dönmediğine inanırlar. İsnaaşerîler, gizlenen onikinci imamın yaşı mevzuunda
ihtilâf ederek bazıları, gizlendiği zaman yaşının dört olduğunu, bazıları ise
sekiz yaşında olduğunu söylerler. Yine İsnaaşeriler, gizlenen onikinci imamın,
vereceği hüküm hakkında da ihtilâf etmişler, bazıları, kaybolduğu yasta iken,
halifenin bilmesi gereken şeyleri bildiğini ve ona itaat etmenin vacib olduğunu
ileri sürerken, diğer bir kısmı, hüküm vermenin, gizlenen imamın mezhebine
mensup âlimlere ait olduğunu söylemişlerdir.
Günümüzdeki isnaaşeriyye mezhebi mensupları bu son görüşü benimsemektedirler.
Irak nüfusunun hemen hemen yarısı, îsnaaşeriyye mezhebine mensup olan
Şiiîerdendir. îtikadi meselelerde, aile hukukunda, miras, vasiyet, vakıf,
zekât ve ibadetlerinde, İsnaaeşriyye mezhebini tatbik ederler, İran halkının
çoğu da Şiiliğin bu koluna mensuptur. Bu mezhep mensuplarından bazıları
Suriye´de, Lübnan´da ve birçok İslâm ülkelerinde bulunmaktadır.Bunlar
çevrelerinde bulunan Sünnîlere hoş görünmeye ve onlan, kendilerinden nefret
ettirmemeye çalışırlar.
İmamiyen İsnaaşeriyye kolu, diğer imamiyeler gibi
imamda, Peygamber (S.A.V.)´in vasiyeti ile aldığı mukaddes bir otoritenin bulunduğunu
kabul eder. İmamın, Müslümanların işini vasiyetle üzerine aldığı gibi...
İmamiye mezhebine mensup olanlar, ortaya çıkan her hadise
hakkında ´Allah Tealâ´nm bir hükmü bulunduğuna, mükellef olan kulların, yapmış
oldukları her" amel hakkında Allah Tealâ´nın şu beş hükmünden birinin
mevcut olduğuna inanırlar: Yapılan iş, ya vaciptir, ya haramdır, ya mekruhtur
yahut menduptur veya mubahtır, Allah Teaîâ, bu hükümleri, peygamberlerin
sonuncusu olan Hz. Muhammed´e göndermiştir. Hz. Muhammed bu hükümleri ya
´Allah´ın vahyi ile veya ilhamla öğrenmiştir. Hz. Muhammed, bu hükümlerden
çoğunu açıklamıştır. Özellikle etrafından ayrılmayan ashabına, her gün huzurunda
bulunan ashabına açıklamıştır. Böylece o ashab, çevrede bulunan tüm
müslümanlara dini tebliğ ediciler olsunlar.
Birçok hükümler, tatbik edilmelerini icap ettiren sebepler
gerçekleşmediğinden açıklanmamıştır. Yine dinin peyderpey yayılması hikmeti,
bir kısım hükümlerin izah edilmesini, diğer bir kısmının da gizli tutulmasını
gerektirmiştir. ´Ancak, Hz. Muhammed (S.A.V.) bu çeşit hükümleri vekillerine
öğretmiş, her vekil de kendisinden sonraki vekile bunları aktarmıştır. Umumî
hükümlerin istisnalarım, mutlak olarak bırakılan hükümlerin sınırlandırılın
alarmı, kapalı olan hükümlerin izahına, hikmete uygun bir şekilde ve müsait
zamanlarda vekiller tebliğ edeceklerdir.Buna göre:
1) Kendi imamları, Resulullah´m kendilerine şeriatın
sırlarını bıraktığı vekillerdir. Resulullah, şeriatın bir kısım hükümlerini
beyan etmiş diğerlerinin zamanı gelmediği için izahla nnı vekillerine emanet
etmiştir.
2) Vekillerin her söylediği İslâm şeriatıdır. Çünkü bunların
söyledikleri, peygamberliği tamamlamaktadır. Bunların sözleri, Peygamber
Efendimiz (S.A.V.)´in sözü gibidir. Zira, bunların söyledikleri, Resulullah´m,
kendilerine emanet ettiği dini sırlardır. Onlar konuşurken, Resulullah´dan
aldıklarını konuşur ve onun, özellikle, kendilerine tevdi ettiği şeyleri izah
ederler.
3) İmamlar, dinin umumî hükümlerini hususileştirebilirler,
mutlak hükümleri smırlandırabilirler. Hüküm koyma bakımından imamların bu
mertebede olduklarını sanan İmamîler, imamlarının hatâ yapmaktan, unutmaktan ve
günah işlemekten beri olduklarına ve imamın, kendisine hiçbir şüphe arız
olmayan, temiz ve temizleyen bir zat olduğuna inanırlar. Bu hususta îmamîler
ittifak içindedirler.
Bu anlatılanlar, îmamiyenin İsnaaşeriyye fırkasına göre
imamın mertebesine kısaca bir işarettir. Diğer bütün îmamilerin de, aynı
görüşte oldukları anlaşılmaktadır. İmamın mertebesinin, peygamberin
mertebesine yakm olduğu hususunda îmamîler asla ihtilâf etmemişlerdir. Çünkü
onlar, «vasi» olan imamın, peygamberden sadece bir sıfatla ayrıldığını açıkça
söylerler. O da, imama vahyin gelmemesidir.
B) İsmailiyye: (Batınilik)
İmamiyenin bir koludur. Bu fırka, çeşitli îslâm ülkelerine
yayılmıştır. Bir kısmı Afrika´nın güneyinde ve orta kısmında, diğer bir kısmı
Şam´da, çoğunluğu ise Hindistan ve Pakistan´da bulunmaktadır.İsmailler, Mısır
ve Şam´a hükmeden «Fatımiler» devletini de kurmuştur.
Bu mezhep, İsmail b. Cafer es-Sadık´a nisbet edilir. Bu
mezhebe mensup olanlar, imamların sıralanması meselesinde Cafer-i Sâdık´a
kadar, İsnaaşeriyye taifesiyle ittifak halindedirler. İsnaaşeriyyeler,
imamlığın, Cafer-i Sadık´tan sonra Cafer´in oğlu Musa Kâzım´a geçtiğine
inanırlarken, İsmailiyye gurubu, Cafer-i Sâdık´ın diğer oğlu İsmail´e geçtiğini
ileri sürerler. İsmailiyye mezhebine mensup olanlar, İsmail´in imam olduğunun
babası Cafer-i Sâdık´ın nassı ile (sözü ile) sabit olduğunu, ancak İsmail´in,
babasından önce Öldüğünü ileri sürerler.
İsmail´in, babası Cafer-i Sadık´tan önce ölmesine rağmen,
İsmailiyye mezhebinde olanlar, Cafer´den sonra oğlu İsmail´in, imam olacağına
dair, Cafer´in nassını geçerli sayarlar. Çünkü bunlara göre, imamın söylemiş
olduğu bir nassı geçerli saymak, onu geçersiz saymaktan daha evladır.
Bu görüşe şaşımamalıdır. Zira, İmamiler, imamlarının sözlerini,
´şeriatın nasslarma denk tutarlar. Onlarla amel edilmesinin vacip olduğunu ve
ö sözlerin ihmal edilmesinin caiz olmadığını iddia ederler.
İsmaililere göre imamlık, Cafer´in oğlu İsmail´den sonra,
İsmail´in oğlu Muhammed Mektum´a geçmiştir. Muhammed Mektum «Gizlenen
imamlar» mânâsına gelen «Mektum imamların» birincisidir. Çünkü îsmaililer,
imamın gizli olabileceğini, buna rağmen ona itaatin gerekliliğini savunurlar.
Bunlara göre imamın gizli oluşu, imam oluşuna engel teşkil etmez.
İsmaililere göre, imamlık, Muhammed Mektum´dan sonra oğlu
Cafer-i Musaddık´a, ondan sonra Musaddık´ın oğlu Muhammed el-Habib´e, ondan
sonra Kuzey Afrika´da ortaya çıkan ve Fas ülkesine kral olan Habib oğlu
Abdullah el-Mehdi´ye, ondan sonra da Mısırda Fatımi devletini kuran diğer
imamlara geçmiştir.
Diğer Şii mezhepleri gibi bu mezhep de Irak´ta ortaya çıkmış
ve diğer mezhep mensuplarının gördükleri işkencelere bunlar da uğramışlardır.
İşkence ve baskılar neticesinde bu mezhebe mensup olanlar. İran´a, Horasan´a ve
onların komşuları Hindistan´a, Türkistan´a kaçmışlar, mezheplerine eski Fars
inançları ve Hint görüşleri karışmış, neticede birçokları hak yoldan sapmışlar,
heva ve heveslerine uymuşlardır. İşte bu sebeple, îsmailiyye adını birçok
fırkalar taşımaktadır. Bazıları İslâm´ın dışına çıkmamışken diğerleri, İslâm´ın
değişmez hükümleriyle çelişen bir kısım düşünce ve inançları benimseyerek
İslâm çerçevesinin dışına çıkmışlardır.
Bu mezhepten olanlar, Hindistan´da bulunan Brahmanizm düşüncesinde
olanlarla, Pythagoras felsefesini benimseyen îşrakiyyunla, Budizm inancında
olanlarla ve Keldani ve Farsda bulunan inanç ve manevî düşünceler, astronomi ve
benzeri gprüşlerle temas kurmuş, haşir neşir olmuşlardır.
Bu mezhep mensuplarından bir kısmı, bu hurafelerin tümünü
kabullenmiş ve aşırı davranmışlardır. Aşın davranmaları ölçüsünde de îslamdan
uzaklaşmışlardır. Bu mezhep mensuplarından diğer bir kısmı ise» bu hurafelerin
sadece bir bölümünü almış ve îslâmî gerçeklerden tamamen uzaklaşmamalardır,
îsmailiyye mezhebinde olanların, kendilerine prensip edindikleri gizlilik,
onların îslâm cemaatinin çoğunluğundan kopmasına vesile olmuştur. İsmaililer,
Sünnilerin inancına ıınamamışlardır. Bunlar, gizlilikleri.arttıkça îslâm
cemaatinden uzaklaşmışlardır. Bunların gizlilik prensibi o derece ileri
gitmişti ki kitap ve risaleler yazarlar, yazarlarının adlarını zikretmezlerdi.
Meselâ: Birçok ilimleri ve derin felsefî görüşleri kapsayan «îhvanussafa»
risaleleri, İsmailîyye mezhebi mensupları tarafından yazılmış fakat âlimler,
bunları yazanların isimlerini bilememişlerdir.
İsmailiyye mezhebine mensup olanlara «Batıniler» de denir.
Böyle adlandırılmalarının sebeplerinden biri, bunların, inançlarını insanlardan
gizlemeleridir. Gizlemelerinin sebebi ise önceleri zulüm ve işkenceye
uğramaları idi. Daha sonra ise, inançlarını gizlemek, onların bazı
guruplarında psikolojik bir hastalık durumuna geldi. Bunlardan bir kısmına da
«Haşşaşîn» denir. Bunların davranışları ve içyüzleri, Haçlı seferlerinin ve
Tatarların savaşları sırasında ortaya çıkmıştır. Bunların bir kısmı İslâm´a ve
Müslümanlara bir belâ kaynağı olmuştur.
Bunların «Batıniler» diye adlandırılma sebeplerinden biri de
bunların, birçok zaman «îmam gizlidir» diye iddiada bulunmalarıdır. Bunlara
göre Fas topraklarında kurulup daha sonra Mısır´a geçen devletleri ortaya
çıkıncaya kadar imamları gizli olarak devam .etmiştir.
Yine bunların «Batınîler» diye adlandırılış sebeplerinden
biri de «Şeriatın bir zahiri vardır bir de batını, insanlar, onun ancak zahirini
bilebilirler, batınını ise ancak imam bilir. Hatta imam, şeriatın batınının
batınını bilir.» demeleridir. Bunlar, bu düşünceden hareket ederek, Kur´an-ı
Kerîm´i çok uzak ihtimallerle te´vü ettiler. Hatta bazıları, bir kısım Arapça
kelimeleri acaip şekillerde te´vil ettiler. Bu te´villerini ve imamda var
olduğunu kabul ettikleri sırları «Batı ni ilim» diye adlandırdılar. «Zahiri
ilim» «Batınî ilim» meselesinde İsnaaşeriyye taifesi de bunlara katılmaktadır.
Bir kısım tasavvufçu lar da «Zahirî ilim» «Batınî ilim» meselesini bunlardan
almışlardır.
Kısaca, îsmailiyye mezhebinde olanlar, görüşlerinin çoğunu
gizlerler, ancak müsait zamanlarda onların bir kısmını açıklarlar. Onlar,
doğuda ve batıda nüfuzu yaygın olan bir devletleri bulunduğu zamanda bile
inançlarının tümünü ortaya koymamışlardır.
İsmailîlerin mutedil olanlarının benimsedikleri görüşler şu
üç temel üzerine kurulmuştur. îsnaaşeriyyeler de bu fikirlerin çoğuna aynen
katılırlar.
1) İlâhî feyiz: Bu, ´Allah´ın, imamlara lütfettiği bir
bilgidir. ´Allah Tealâ, imamları, imamlıkları icabı derece ve ilim yönünden,
insanlardan üstün kılmıştır, imamlarda, başkalarında olmayan ilimler vardır.
Onlara, diğer insanların idrak edemedikleri şer´î ilimler verilmiştir.
2) İmamın açık ve tanınan bir kişi olması gerekli değildir.
Bilâkis imam, gizli ve tanınmayan biri de olabilir. Buna rağmen ona itaat
edilmesi vaciptir. O, insanlara doğru yolu gösteren mehdidir. O, geçen
nesillerde ortaya çıkmamışsa da birgün mutlaka ortaya çıkacak, kıyamet
kopmadan önce, zulüm ve haksızlıkla dolan yeryüzünü adaletle dolduracaktır.
3) İmana, hiçbir kimsenin önünde sorumlu değildir. îmam ne
yaparsa yapsın, hiçbir kimse onu hatalı görmez. Bilâkis, herkesin, ona inanması
vaciptir. Onun yaptığı herşey hayırdır. Ondan, şer su dur etmez. Çünkü imamda
hiçbir kimseye verilmeyen bir ilim vardır.
İşte bu sebeple İsmailîler, imamların masum olduğuna
inanırlar. Buradaki masumluğu, bizim anladığımız şekliyle «Hata işlemezler»
mânâsına almamışlardır. Onlara göre imamın masumluğu şu mânâ dadır: Bizim hata
sandığımız şeyleri diğer insanların yapması caiz olmadığı halde imamlar
yapabilir. Çünkü onlarda, yollarını aydın latan ilim vardır.
6) Hakimiye:
Batıniye fırkasının yolu olan ve gölgesi altında
görüşlerinin geliştiği gizlilik, «Hakimiyye» diye adlandırılan fırkanın ortaya
çıkmasına sebep olmuştur. Bunlar İslâmî sınırlan aşan aşırı uçlardandır.
Hakimiye fırkasında olanların bir kısmi; «Allanın nurunun yeryüzünü
aydınlatması» meselesinde çok aşırı gitmişler, Allah´ın, imama hulul ettiği
görüşüne varmışlar ve imama ibadet etmeye davet etmişlerdir.
Bu aşın gurubun reisi, Allah´ın, kendisine hulul ettiğini
(girdiğini) iddia eden ve insanları kendine ibadet etmeye çağıran, Fatımi
devletinin başkanlanndan «el-Hâkim bî-Emrillah» dır. Bu kişi, önce kendini
gizledi, daha sonra bazı rivayetlere göre öldü, bazılarına göre ise öldürüldü.
Tercih edilen görüş, Hâkim´in, bir kısım akrabaları tarafından öldürüldüğüdür..
«el-Hâkim bî-Emrillah»´m rnüridleri ve kendisinden sonra
ortaya çıkan mezhebine tâbi olanlar Hâkim´in öldürüğünü kabul etmezler. Onun
gizli yaşadığını ve birgün döneceğini iddia ederler.
7) Dürziler:
Dürzîliğin inançsal kökeni Mısır'daki Fatımi
Devletine dayanmaktadır. Araştırmacılar Dürzîliğin tarih sahnesine
çıkışını, Fatımi halifesi Hâkim Biemrillah'ın
kendisinin Tanrı olduğunu ileri sürdüğü 1017 yılı olarak kabul ederler.
Çünkü Dürzîlik, ilk olarak 1017 yılında Anti-Lübnan
Dağları'ndaki İsmaililer'in Hâkim'in Tanrılığını kabul etmeleriyle ortaya
çıkmıştır. Bu nedenle bu yıl Dürzîlerce takvim başlangıcı biçimde
değerlendirilir. Hâkim'in veziri olan Hamza bin Ali, Hâkim'in Tanrılığına
dayanan bu yeni inancı yaymak görevini üstlenir ve Hâkim'in imamlığını ve
tanrılığını savunan iki risale kaleme alır. Bu
risalelerde Allah'ın Yedi İmam'a hûlul
ederek insan biçimine büründüğünü, en son olarak da Hâkim'in özünde
Allah'ı bulunduran son imam olduğunu iddia eder. Hamza, Hâkim'in Tanrılığının
yanı sıra, kendisinin de peygamber olduğunu ortaya atar. Hamza bu
yeni inançları yayması amacıyla Anuştegin ed-Derezi'yi Suriye'ye
gönderir. Anuştegin, Suriye ve civarında yaptığı propagandalarda
oldukça başarılı olur. Diğer taraftan 1020 yılında Hamza, Kahire’de bir
camide inançlarını açıkça duyurur ve bunun üzerine Hamza karşıtı büyük bir
ayaklanma başlar. Hamza, bir süre Hâkim tarafından korunur ve sonra ortadan yok
olur. Halife Hâkim ise, giderek genişleyen ayaklanma karşısında
özellikle Fustat kentine karşı müthiş bir intikam hareketine girişir.
Ne var ki tam bu sırada halife Hâkim de 23 Şubat 1021 gecesi esrarengiz biçimde
ortadan kaybolur. Hâkim ve Hamza’nın yandaşlarıMısır'ı terk etmek
ve Suriye'de Anuştegin ed-Derezi tarafından oluşturulan
topluluklara katılmak zorunda kalırlar.
Dürzî inancına göre Allah, Yedi İmam'dan
sonra Fatımî halifesi Hâkim Biemrillah el-Mansur İbnil Aziz
Billah'ta Hâkim Biemrihi adıyla insan kılığında görünmüştür.
Halife'nin veziri Hamza bin Ali de onun peygamberidir.
Dürzîliğin dört şartı,
Hâkim'in Allah olduğuna inanmak,
Emri tanımak,
Hududu bilmek
Nasihate uymaktır.
Dürzî inancının özetle ilkeleri:
Yalnızca tek bir Tanrı vardır. O, bilinmez ve bilinemez,
tahayyül edilemez. Yalnızca O’nun varlığını, var olduğunu doğrulayabilir ya da
bilebiliriz. Tanrı insan biçiminde dokuz kez görünmüştür. Bunlar, bedenleşme
(incarnation) biçiminde değildir, zira Tanrı bir bedene gerek duymaz, bu
belirmeler daha çok bir insanın elbise giymesi gibi Tanrı’nın beden giymesi
tarzında olmuştur.
Dürzîlerde bilgeliğe yalnızca belirli bir dinsel eğitimi
tamamlamış olan seçkin kişilerce ulaşılır; bunlara akıllılar anlamına
gelen Ukkal denir. Bunlar başlarına beyaz sarık sararlar ve kendi
aralarında özel toplantılar düzenlerler. Dürzîlikte Ukkal'in uygulamakta
olduğu dokuz dereceli bir hiyerarşik yapılanma bulunmaktadır. İnisiyasyonun ilk
yılında deneme süresini tamamlayan aday asıl üyeliğe kabul edilebilir. Çıraklık
devresini tamamlayan Dürzî’nin ancak ikinci yılda inancının simgesi olan beyaz
sarık takmasına izin verilir ve mezhebin tüm gizem törenlerine katılmaya hak
kazanır.
Çoğunluğu oluşturan diğerleri Dürzî inançlarının yalnızca
sınırlı bir bölümünü bilirler ve bunlara da cahiller anlamına
gelen Cuhhal denilir.
Dürzîlerin inançsal ilkelerinin yalnızca bir tür
inisiyasyondan geçmiş kendi mezhep üyelerine açıklanan gizler olması nedeniyle,
inanç ve öğretileri tam olarak bilinmemekle
beraber Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet karışımı
bir uzlaşımcı sentez gibi değerlendirilmektedir.Tapınmaları gizli olduğundan
törenleri hakkında güvenilir bilgilere sahip değiliz.
Dürzi inancın bir diğer büyük esası da sadece insanlar arasında
olan bir tür reenkarnasyondur. Dürzîler çok eşli evliliği, tütün ve alkol
kullanımını, domuz eti tüketimini yasak sayarlar.
Ayrıca
Dürzîlik; Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudilerveya diğer
dinlere mensup olanlarla evlenmeyi yasaklar.
İslam dininin
inandığı İsa ve Muhammed gibi peygamberlere Dürzîlerin
inanıp inanmadığı kesin değildir.
Ayrıca Oruç, namaz, hac gibi İslamî ibadetleri de
yapmak zorunda değillerdir. Bu gibi sebeplerden dolayı Sünni
mezhepler tarafından Dürzîlerin İslâmiyet ile alâkaları
bulunmadığı düşünülmektedir. Buna karşın, Dürzîler kendilerini
bir İslam mezhebi olarak tanımlamaktadırlar.
8) Nusayriye: (Hasan Sabbah)
Nusayriler, ehi-i beyt´e mutlak bir bilgi verildiğine, Hz.
Ali´nin ölmediğine, onun ilâh. olduğuna veya ilâha yakın bir derecede bulunduğuna
inanırlar. Nusayrîler, şeriatın, bir zahiri bir de bâtını olduğu ve bâtınını
imamların bildiği hususunda, Batınîyye fırkasıyla birleşmektedirler.
Bunlara göre nur, asrın imamının üzerine´ doğar, onu
şeriatın hakikatlannı, zahirini değil, bâtınım anlamaya sevkeder.
Kısaca bu fırkanın görüşleri Şii fırkalarına mensup olan ve
bir çok Şiilerin reddettikleri aşırı görüşlerin bir karışımıdır. Bunlar, halihazırda
hiçbir mensubu bulunmayan kâfir Sebeiyye fırkasından «Hz. Ali´nin Allah olduğu,
onun ebediliği ve tekrar döneceği» görüşünü almışlar, Batmiyyeden ise,
«şeriatın bir zahiri bir de bâtını» olduğu görüşünü almışlardır.
Bu aşırı uçlar, îslâmdan sıyrılıp çıkmışlar, İslâmî
mefhumîan . atmışlar, kendilerinde «İslâm» adında başka bir şey bırakmamışlardır.
Bunların faaliyetleri, Mısır ve Şam´da hüküm süren Fatımî devleti döneminde
iyice artmış, o devletin idarecilerinden olan Hâkim bi-Emriîlah´ı kendi neva ve
heveslerine uygun bir kişi olarak bulmuşlardır, îşte bu sebeple Nusayriye
fırkasının lideri Hasan es-Sab-bah, Farsda, Hakim bi-Emrillah´ıri
döneminde ortaya çıkmış, Hakim bi-Emrillah´m uluhîyet iddia ettiği zamanlarda Hasan,
Abbasî devleti aleyhine kışkırtmalara girişmiş, Şam topraklarına, düşüncelerini
yayan davetçiler göndermiştir.
Bundan sonra Şam topraklannda bu aşın uçlar çoğalmış, bugün
«Cebel-en-Nusayriyye» diye adlandmlan «Semnıan» dağını kendilerine karargâh
edinmişlerdir.
Bu fırkanın îleri gelenlerinden bir kısmı müridlerini
esrarla uyuşturarak yoldan çıkarıyorlar ve kendilerine bağlıyorlardı. Bu nun
içindir ki tarihte bunlar «Haşşaşîn» (esrarcılar) diye adlandırılmışlardır.
Haçlıların Şam topraklarına ve çevresinde bulunan îslâm ülkelerine
saldırdıklan dönemde Nusayrîler, müslünıanlara karşı Haçlılara yardım ettiler.
Haçlılar,"bir kısım îslâm ülkelerini işgal edince, Nusayrileri
kendilerine yaklaştırdılar, onlara büyük mevkiler verdiler.
Nureddin Zengi, Selahaddin:i Eyyubi ve ondan sonra gelen
Eyyubiler işbaşına geçince, Nusayriler ortadan kayboldu. Faaliyetleri, fırsat
buldukça ve zaman müsait oldukça müslümanlara tuzak kurma ve müslümanlarin
ileri gelenlerini ve liderlerini kalleşçe öldürme şekline dönüştü.
Daha sonra Şam topraklarına Tatarlar saldırınca Nusayriler
bu defa da müslümanlara karşı Tatarlara yardım etmişler, Tatarlara,
müslümanları öldürmeleri için zemin hazırlamışlardır. Tatarların saldırıları
sona erince Nusayriler, kabuklu böcekler gibi dağlardaki kabuklarına
çekildiler, yeni bir fırsatı kollamaktadırlar.
Bütün bu anlatılanlar, Şii adını taşıyan fırkaları kısaca
özetlemektedir. Bunlardan, Şiiîerden kimlerin doğru yolda oldukları, kimlerin
saptıkları, hangilerinin îslâmdan sıyrılıp çıktıkları ve hangilerinin Şiilik
adıyla Hz. Ali´ye yamandıkları, aslında ise îslâma ve müslümanlara karşı düşman
oldukları anlaşılır.
12 İMAM
On iki imamın isimleri şöyledir:
1- İmam Hz. Ali ibn-i Ebi Tâlib (r.a.) (ö: 661).
2- İmam Hz. Hasan bin Ali (r.a.) (625-669).
3- İmam Hz. Hüseyin bin Ali (r.a.) (626-680).
4- İmam Zeynel Âbidin (r.a.) (659-719).
5- İmam Muhammed Bâkır (r.a.) (677-733).
6- İmam Câfer-i Sâdık (r.a.) (699-765).
7- İmam Mûsâ el-Kâzım (r.a.) (745-799).
8- İmam Ali Rıza (r.a.) (770-?).
9- İmam Muhammed Cevad Takî (r.a.) (811-835).
10- İmam Ali Nakî (r.a.) (829-868).
11- İmam Hasan Askerî Zekî (r.a.) (846-874).
12- İmam Muhammed Mehdî (r.a.).
1- İmam Hz. Ali ibn-i Ebi Tâlib (r.a.) (ö: 661).
2- İmam Hz. Hasan bin Ali (r.a.) (625-669).
3- İmam Hz. Hüseyin bin Ali (r.a.) (626-680).
4- İmam Zeynel Âbidin (r.a.) (659-719).
5- İmam Muhammed Bâkır (r.a.) (677-733).
6- İmam Câfer-i Sâdık (r.a.) (699-765).
7- İmam Mûsâ el-Kâzım (r.a.) (745-799).
8- İmam Ali Rıza (r.a.) (770-?).
9- İmam Muhammed Cevad Takî (r.a.) (811-835).
10- İmam Ali Nakî (r.a.) (829-868).
11- İmam Hasan Askerî Zekî (r.a.) (846-874).
12- İmam Muhammed Mehdî (r.a.).
Şia Mezheplerinden Caferiye veya İmamiye Mezhebine göre din ve dünya işlerini düzenleyen ve dinî önder olarak kabul edilen on iki kişidir. Bunlardan ilki Hz. Ali, sonuncusu ise Mehdî’dir.
Şiilerin inancına göre on iki imamın asıl görevleri; Resul-ü Ekremin (a.s.m.) misyonunu devam ettirmek, insanların dünya ve âhiret hayatlarını düzenlemektir. İmamlık, Hz. Ali’den başlayarak onun oğulları Hz. Hasan ve daha sonra Hz. Hüseyin’e intikal eder. Hz. Hüseyin’den sonra, kesintiye uğramaksızın babadan oğula devam eder.
İmamiye inancına göre, imam, Müslümanların en bilgini, en üstünü, en doğrusu ve ismet (günahsız) sahibi bir kişidir.
İmamiye Mezhebinin çoğunluğu, Ca’fer-i Sâdık dahil olmak üzere ilk altı imam hakkında ittifak ederler. Ancak, onun vefatından sonra imamlığın beş oğlundan hangisine geçtiği hususunda anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Büyük çoğunluk, Mûsa el-Kâzım’ı imam olarak kabul eder.
On iki imam görüşüne sahip olan İsna Aşeriye Mezhebi, fıkıhta altıncı imam olan Câ’fer-i Sâdık’a tâbi olduklarından, onlara “Caferiye” de denilmiştir. On İki İmam Mezhebinin temel görüşleri şöyle özetlenebilir:
İmamlığın ve her zaman bir imamın bulunması gerekir. On iki imam Mezhebi Şiileri Hz. Peygamberin Hz. Ali’yi halife tayin ettiğini kabul ederler. Böylece imamlar Peygamberden başlayıp devam eden bir silsiledir. İmamiye Mezhebi imamları hatâ işlemezler. Bu husus imamın sözünün dinlenmesi içindir.
Şiilerin inancına göre on iki imamın asıl görevleri; Resul-ü Ekremin (a.s.m.) misyonunu devam ettirmek, insanların dünya ve âhiret hayatlarını düzenlemektir. İmamlık, Hz. Ali’den başlayarak onun oğulları Hz. Hasan ve daha sonra Hz. Hüseyin’e intikal eder. Hz. Hüseyin’den sonra, kesintiye uğramaksızın babadan oğula devam eder.
İmamiye inancına göre, imam, Müslümanların en bilgini, en üstünü, en doğrusu ve ismet (günahsız) sahibi bir kişidir.
İmamiye Mezhebinin çoğunluğu, Ca’fer-i Sâdık dahil olmak üzere ilk altı imam hakkında ittifak ederler. Ancak, onun vefatından sonra imamlığın beş oğlundan hangisine geçtiği hususunda anlaşmazlığa düşmüşlerdir. Büyük çoğunluk, Mûsa el-Kâzım’ı imam olarak kabul eder.
On iki imam görüşüne sahip olan İsna Aşeriye Mezhebi, fıkıhta altıncı imam olan Câ’fer-i Sâdık’a tâbi olduklarından, onlara “Caferiye” de denilmiştir. On İki İmam Mezhebinin temel görüşleri şöyle özetlenebilir:
İmamlığın ve her zaman bir imamın bulunması gerekir. On iki imam Mezhebi Şiileri Hz. Peygamberin Hz. Ali’yi halife tayin ettiğini kabul ederler. Böylece imamlar Peygamberden başlayıp devam eden bir silsiledir. İmamiye Mezhebi imamları hatâ işlemezler. Bu husus imamın sözünün dinlenmesi içindir.